Hepimiz davacıyız, ille biz kadınlar!..

17 Ocak 2012 10:25 / 1490 kez okundu!

 


Hepimiz davacıyız ya, bende'niz 'hiçbirimiz 90 yaşında bir insanın hapse atıılmasının, öc almanın peşinde değiliz' yorumuna katılmıyorum!

Olanları unutmak, bağışlamak sözkonusu değil. Can ve umut pazarında geleceğinden ve hayatından olanlar adına hesap sorarken indirim yahut merhamet hiçbirimize düşmez.

Biz kimin canını kime bağışlıyoruz, kimin savrulan ömrünü, millete dayatılan zulumü, ne hakla?

Ben, öteki insanlara reva görülen, hukuki teamüllerin gerektirdiği yolun izlenmesinden yanayım. Birazcık esef ve korkunun, eser miktarda pişmanlığın yaşatılmasını isterim, demokrasimizin ve bir kuşağın bu kadarcık alacağı olsun zalimlerden...

Allah ömrünü daha uzun etsin, ancak bundan sonrasını mapusta geçirsin. Nasıl Erdal'lar, Deniz'ler haketmedikleri mekanda geçirdilerse, işte tıpkı öyle!

Son darbeye 'şartların olgunlaşmasını bekleyen'lerin marifetiyle doludizgin yol alırken, birkaç kimliğimle gözlüyordum ülkeyi. Yazar kimliğimle, genç kimliğimle, sosyal bilimci mesleğimle ve elbet herkes gibi mağdur kimliğimle.

Çok fazla şey gördük, yaşadık, bunu yaşıtlarımın hepsi adına söylüyorum. Ne sindirilesi, ne unutulası ne bağışlanası.

O yüzden isterim ki bir kişi de çıkıp desin ki, hepimiz davacıyız sitesine yazılırken; 'yaşı, kimliği, inancı ne olursa olsun, herkese, olağan zamanlarda olsa yapmayacağı işleri yaptırdıkları, düşünmeyecekleri seçimlere zorlandıkları, bambaşka düşünüp başka türlü kararlara mahkum ettirdiği için 12 Eylül'den davacıyım' desin...

2006-2007 yılında Altın Kitaplar'dan çıkan anı kitabım 'Ah benim akortsuz kalbim/düzen tutmaz sol yanım'ın ithafı, 'Denizlere ve iki kuşak gençliğe kıyan umut dolandırıcılarına, kitapsızlara ve (bunu yaparken) demokrasiye tüfek zoruyla diz çöktürenlere hınç ve kargışla' demiştim.

Kitapta günlere tarih atmadım, bilerek.

'Bu anı kitapta tarih attığım tek gün, 11 Eylül oldu' dedim, neden mi, çünkü darbenin içinden geçtim...

Gözümüzü darbelerle açtık biz 60'ların eşiğinde doğanlar. Ama kendimizi bildiğimiz, gençlik tomurcuğunun patladığı yıllarımız tıpkı don vuran badem çiçekleri gibi solup gitti... İflah olmayız, ama, unutmayız da...

'11 Eylül, toplumca miladımız...'

Bundan sonrası bir ağıttır, tıpkı 12 Eylül'e giden günlerin son altı ayının ağır bir ağıt olduğu gibi. Ecevit'in kitleye son siyasi sözleri oldu sanırım, 'Tribünlerden sahaya ininiz'... Kimse inmedi, inemedi. Tanklar demokrasimiz ve gençliğimizin üstünden geçti, hala belimizi doğrultamadık, hepimiz engelliyiz.

Bundan sonrasını adım adım gördüm. Darbeyi ben yaptım bile sayılır. Tam ordunun kışlasından çıkıp, tankların yürüdüğü zamanmış, yola çıktığımız.

İzmir Valiliği önünde garip bir asker yığılması vardı, ama, bu hep vardı, kuşku duymadık. Durdurulduk bir görevli utanarak, alçak sesle dedi ki, 'Beyefendi, evden aceleyle çıktık, sigaramı unutmuşum, tiryakiyim, varsa eğer birkaç sigara verebilir misiniz?' Bunca yıl geçti üstünden hala içim sızlar tavrımıza, yok dedi eşim, arka camda bir karton fuar sigarası dururken.

Sonra Kula'ya vardık, benzinci elindeki pompayı tüfek gibi tutmuş, biri gelse de desem dercesine bekliyordu.

'Abi ihtilal olmuş, örf-i idare ilan edilmiş, duydun mu?' dedi.

(Ortalık karanlıktı, günün ağarmaya başlaması Uşak'ta, yollar tutulduğu sırada olacak. Benzincinin zil takıp oynaması eksikti, bunları hatırlıyorum şu an.)

Arabayı kenara çekip radyoyu açtık, onun sesini duyduk. (Kurtuluş mu, yoksa daha mı beteri diye düşündüğümü hatırlıyorum, sırtımın ürperdiğini çok net hatırlıyorum. Milli semeleştirme ve topyekun imha, zulüm döneminin gonguydu vuran.)

Uşak'ta yollar kesilmiş, kilometrelerce uzayan araç kuyruğu oluşmuştu. Telaşlı bir subay, sivil, ancak çantası elinde, şapkası başında, birinin onu birliğine yetiştirmesini istiyordu, çağrılmış ancak araç bulamamış. Hemen arabaya aldık. O sırada küçük kızım fuardan aldığımız yılan balonla oynarken balonu patladı bomm diye. İki jandarma makineli tüfeklerini bir yaşındaki bebeye çevirdi bir anda, o zaman duyumsadım silahın (şaka olmadığını), soğukluğunu, ilk defa ve gerçek anlamıyla. Kızımı koynuma sakladım, silahlar indi, subay 'yürüyün, gidelim' dedi. Resmi şapkasını başına geçirdi, öne oturdu ve biz Ankara yolunu giden gelen şeritlerinde tek araç olmadan katettik. Havacı subayımız olmuştu bir general. Polatlı'da onu birliğine bıraktık, görev kağıdı verdi bize, Ankara'da rahat edelim diye. Bir de öğüt verdi, 'bu benim kaçıncı ihtilalim, gideceğiniz eve bir torba ekmek götürün, mahalleye faydanız olsun, ekmek ve gazete dağıtımı yapılmamıştır.

Bir tank ODTÜ'nün önünde, topunu üniversiteye uzatmış, tabelaya top namlusu dayanmış... Demirel'i de öpecekti bedduam tutmuştu, o tanklar seni de öpsün bedduam, ama, şaapılan halk olacaktı, o öpülmekle kurtulacaktı.

Sonra meclisin kuşatıldığını gördüm, namusumuzu iki sıra askerle çevirmişlerdi, bakanlıklar gibi.

Sabah olmuştu, Meclisin yanındaki yolda büyük bir dağıtım kamyonu, dergi gazete dağıtım tır'ı durdurulmuş, içinde ne var ne yok yola yığılmıştı. Yığılmakla kalmamış, asker tarafından süngülenip parçalanmaktaydı, bu içimin dinmeyen hicranlarındandır. Aydınlara edilecek küçültücü sözler, uçaklardan atılacak sureler, asmayalım da besleyelim mi'ler, yakılacak kitaplar, yaşı büyütülüp asılacak çocuklar, tütecek gençliğimiz, bir gecede koskoca ülkenin ihtiyarlaması, ahrazlaşması, nüzül inmesi, sağdan vuran bir nüzül, hani sağdan vurunca dil de gider ya...

Ankara'da çıt çıkmıyordu, ne silah sesi, ne bomba, ne ölüm, ne insanlar ve elbet ne de demokrasi. Büyük bir suskunluk, belirsizlik, şimdi ne halt edilecek makamından...

Aşağı Eğlence'ye gittik, bütün sokak araları silme çocuk, darbe onlara yaramış, araç tehlikesi olmadan oyun oynuyorlar. Bir noktada nöbet tutan Memeti gördük, dimdik, silahına dayanmış gözakları kıpkırmızı. Ekmek verelim mi, su ister misin dedik, eliyle sormayın geçin yaptı.

Aşağı Eğlence müezzini sabah ezanı okumuş, kimse gelmemiş, mahalleli toptan uyudu sanıp bir daha okumuş, cemaat yine yok. Tam üçüncü kere Allahüekber derken asker gelip indirmiş, usulünce.

Düştük Tarsus yoluna. Şehirlerarası yolda bagaj açtırılıp kontrol edilirken, hem Ötüken hem Sol yayını kitaplarımı gören asker çıkamadı işin içinden, amirine danıştı. Üstelik portatif daktilom da var, yazılı ve dosyalanmış öyküler de... Neyse ki amir sağduyuluydu, koyverdi gidelim.

Gazeteler darbeyi yazdı,sekiz sütuna manşet... Parlamento ve hükümet feshedilmiştir demiş konsey, ilk buyruk bu! Parlamenterlerin, parti üyelerinin dokunulmazlıkları kaldırılmıştır. Tüm yurtta sıkıyönetim ilan edilmiş, yurt dışına çıkışlar yasaklanmıştır, saat 17.00'den itibaren ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Kenan Evren, Korgeneral, Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı...

Bundan sonrası herkesçe malum.

Tribünlere inemedik, hiçbirimiz soramadık... Biz bu işe alıştık.

Ben, soruyorum.

Sormak zorundayım o hesabı.

Gençliğimizin diyetini istiyorum, nahak yere ölen, öldürülen onca kişinin kanından hepimiz sorumluyuz. Umut dolandırıcılarının hala konuşuyor olması ağırıma gidiyor... Biz bunu haketmedik. İki elim yakalarındadır... Sonradan yaşananlara neden olanların da öyle... Bir üniversite bitirme tezinin konusundan bile korkan aydınların, kendi namusu demek olan üniversite bitirme tezlerini yakıp külünü göğe savurup 'oh şükür yaktık kurtulduk' diyenlerin de... Kitaplarla suyumuzu ısıtanların da... Yakıp yıkarak, vurup öldürerek, tankları demokrasinin üstüne sürerek, üniversitelere top namlusu çevirerek, susturarak, mapusa tıkarak, gazete süngületip, şarkı türkü yasaklayarak, kitapları, insanları sürgün edip, zulmedip, vatansızlaştırarak, kurtulur mu bir ülke? Cevap verin, kurtulur mu? Biz kurtulduk mu?

Ülkeler ve insanlar düşünerek, eğitilerek, özgür kılınarak insanca yaşatılarak, onurlu ve bağımsız ülke yönetme politikalarıyla, ırkçılık etmeden ulus severek, komşularına dalaşmadan ülke savunarak, insanlarının canına okuyarak, çanına ot tıkayarak değil, onları okutarak, ulusu oluşturan farklı kültür ve soydan kişiler birbirine düşürülerek değil, birbiriyle zengin kılınarak kurtuluyor. Bilimle, sanatla, bağımsız ortak dille kurtuluyor. Her türlü inanca ve özgürlüğe saygı duyularak... Altı üstüyle tüm varsıllıkları koruyup kollayarak, değerlendirerek, yeşiliyle havası ve insanıyla, bilim, dil ve sanat yeteneği taşıyan çocuklarını koruyup kollayarak kurtuluyor, insanlarının canlılık ve umudunun solup savrulmasına, içlerinde şarkıların bitmesine seyirci kalarak değil! En yüksek direğe en kocaman bayrağı çekerek de değil...

Vatan vatan diyerek vatanımızın anasını ağlatarak değil! Anaların akan her damla yaşından hepimiz sorumluyuz, hepimiz! Hani bizim ayağımız altındaki toprak cennetinizdi? Bizi cehennemde yaşatan zebanilere yuh olsun!

Kurtulduk ha? Kurtulduk öyle mi, nah kurtulduk netekim...

Hepimiz adına soruyorum, yanıt istiyorum, neden?

Yanıt yetmez, hesap verin!

Bu kitabı yazarken eski bir darbeci olan amca oğlumla röportaj yapıyordum, yarıda kalan Aydemir ihtilalinden sonra, subaya dayak faslında olaya el koyan bir kurmay, 'subay subayı döver mi, ayıp, bırakın' demiş ve kükremiş, 'ihtilal yaptıysa, cezasını çeker elbet!"

Demek ki neymiş paşa, ihtilal yapmak ceza çekmeyi gerektiren bir fiilmiş... Bu söz sizin, unutmuş olmalısınız netekim.

Budayıp indirmeyi huy edinenler hesap verin... Bu kitabın sonunu değiştirmek istemedim değil, istedim, daha duygusal, daha edebi cümleler kurayım istedim, niyetim buydu, ancak başka türlüsü elimden gelmedi.

Bu sonu göre göre susanlar, inadına yangına yalım katanlar, tuzu kokutanlar, suyu yakanlar, bana neciler, umut dolandırıcıları, Maraş'larda, 1 Mayıs'larda koca ülkenin belini kıranlar, en akıllı evlatlarını vurup yok edenler, dizim dizim tabutlar kalkarken ülke evlatlarına timsah gözyaşı döken kademsizler, bu yangın yerinde hala kendini pazarlayanlar, hiç ar etmeyenler, kollarını kavuşturanlar, okumadan hoca, yazmadan alimler, cürmünü unutup hala ve hep boş konuşanlar, sınır zekalarıyla koca bir ulusa akıldane kesilenler, kitapları ve başımızı yakanlar, hepiniz hesap verin...' demişim.

Hala böyle diyorum.

Unutmuyorum, unutamam.

Ha, ne kadarını yazdın derseniz, hep bu dönemi anlattığım halde, henüz yazdığımı söyleyemem.

Hayat bu hicran çıkınını hep önüme koyduğu halde, darbenin içinden geçip, uygulama çalışmasını yarı açık ve merkez kapalı cezaevlerinde yaptığım halde, hem sağlık hem sosyal hizmet alanlarında rehabilite çalışmalarında yer aldığım her dönemin her dakikasında sokaklarda olduğum halde...

Şu son yüzyılda bu ülke insanlarının çektiğini dağa taşa verseniz, taşıyamaz, biz taşıdık...

O yüzden işte, esaslı bir halk olduğumuzu düşünüyorum.

Esaslı halkların unutma lüksü ve hakkının olduğunu sanmıyorum.

Bu filmi bir daha izlemek istemiyoruz.

Dönen fırıldakların çoğunun farkındayız, halkın asaletinin, kimilerinin sakaletinin de...

Hesap sormaksa hesap sormak, usül ise, herkesin uyduğu hukuki usül, mapussa mapus, ha yaş ileriymiş, küçültürüz efendim, küçültürüz, onlar nasıl Erdal'ın yaşını büyütüp astılarsa, biz de aynını ederiz, üstelik sehpaya gitsinler diye değil, mapusa girsinler diye. Hesap herkese nasıl soruluyor ise, öyle...


Ayşe KİLİMCİ

17.01.2012

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.