Hayatımız roman…

29 Mart 2018 11:18 / 513 kez okundu!

 

 

Savaş yorgunlarının, darbe ve işgal mağdurlarının, vatanı düşman eline geçip, mülteciliğe yazılanların, ülkesi gür güvende olsun diye canından geçenlerin kendilerinin yahut ömür yoldaşlarının anlatacağı kimbilir neler olmalı?

 

******

 

Hayatımız roman…

 

Kör topal da olsa, kurgusu amatörce yahut acımasızca da olsa, hayatlarımız roman, yazılsa keşke…

Üç kuşak önce yaşayanların yazdığı  anıları okuyup öğrensek, ibret alıp imrensek…Beş kuşak öncekilerin anılarını demeye dilim varmıyor.

Ömrümüzün, tanığı olduğumuz kadarıyla hem kişisel tarihimizin hem memleketimizin kaydı düşülse. Zaten tarih eksik yazılıyor, önemli figüranlar es geçiliyor, kimileyin kast’la yanlış yazılıyor. Tarihi bilsek, doğru yazılmışını okusak böyle mi olurduk?

Kıytırık ömrümün notunu düşmeye koyulmuştum, liseye başladığım gün. Nerden bileyim tarihe tanıklık edeceğimi? Kimse görmesin diye saklar/sakınırken, kırk yılın ardından virgülüne dokunmadan basılacağını ne bilirdim? (Ah Benim Akordsuz Kalbim/Altın Kitaplar) Kitap tükendi, hoş, ömrüm de tükenmekte, ama, aklımdan silinenleri kitapta bulunca iyi ki not almışım demeden edemiyorum, gençlere bunu öğütlüyorum. Sıradan dönemler tanıklığında bile, ayrıntı gerekmeden ana noktaları not alın, bellek o günleri çağırır size, diyorum. Yalnız söyleyen bir toplum olmaktan, kayıt düşen, kendi tarihini yazanlar toplumuna yükselmek gerek. Yedi şiddetinde deprem vurmuş gibi fotografileri, anıları, kitapları yaktırıp kül eden zalimlerin ettiğinin izlerini belki hafifletiriz.

Evinize koca bir tank yanaşıp, topunu size çevirdi mi hiç?

4 Kasım 1956 günü Budapeşte sınırını geçip şehre giren, herşeye ve herkese ateş etmeye başlayan Rus tanklarından biri, kıyameti yaşayan şehrin radyo çalışanları lojmanına çeviriyor topunu. Yanında Macar görevli bile olmadan, kuralları çiğneyerek kapıları kırarcasına açıp, silah ve partizan arıyor, Rus askerleri. Gazeteciyiz, burası lojman deseler de, boşuna. Radyonun Avusturya seksiyon şefi Bert, çok çile çekmiş, esaslı bir kadın ve bu baskın sırasında kızıyla uykuda. Fırlıyorlar, Rus asker onları itip, odaya giriyor, bir de ne görsün, yatağın başucundaki raf Lenin’in kitaplarıyla dolu, daha güzeli, kocaman bir Lenin portresi. Gözlerini dikmiş, Rus subaya kınar gibi bakıyor, Lenin. Arama yapan Rus subay Lenin’i görünce ilkin donup kalıyor, sonra küfrü basıyor, sonunda özür dileyerek çıkıp gidiyor… Rus tankının top ateşinden partizan radyo çalışanlarını Lenin kurtarıyor.

‘Bu trajik olaydan on iki yıl sonra bu kez Prag caddelerinde gençlerin Lenin’den yardım isteyeceğini kim düşünürdü ki’, diye sormadan edemiyor, Gün Benderli. Prag caddelerinde yürüyen Sovyet tanklarının karşısındaki duvara kocaman harflerle beyaz bir yazı yazmışlar;

Lenin, uyan! Çıldırdı bunlar!  Delirdiler!

‘O çıldıranlar arasında bu kez Varşova Paktı’nın diğer ülke askerleri ve temsilen de olsa Macar askerleri de vardı’ deyip, ayıplıyor, Benderli…

Belge yayınevinin 2003’de ilk baskısını yaptığı Su Başında Durmuşuz anı kitabını yazan Gün Benderli İstanbul’lu.Gazeteci, yazar, çevirmen, sosyalist…Budapeşte’de yaşıyor. Ama uzunlu kısalı yaşadığı Paris, Cenevre, Prag, Viyana, Varşova, Berlin, Moskova, Pekin de yaşadığı şehirlerden. Parti hayatı yanında, uzun yıllar radyo yayıncılığı yapmış. 1956’dan 968 yılına kadar Doğu Avrupa’yı altüst eden dönüşümlerin tanığı. Macarca Türkçe sözlük hazırlayan dörtlü ekibin üyesi. Macar edebiyatı çevirmeni. Oğlu oranın tanınmış rejisör ve oyuncusu, Can Benderli, ülkemizde çekilen filmde Halikarnas Balıkçısı'nın gençliğini canlandıran oyuncu.

Macar gençlerin üstüne çıktığı Sovyet tanklarının yürüdüğü (eski adı Andrassy) yeni adı Stalin caddesi olan caddenin kaderini okurken, benzeri ad değiştirmeleri geliyor insanın aklına, insanoğlunun her zamanki marifeti…1800’lerin sonunda ve 1900’ler başında, ‘yani çağ dönümünde’ diye vurguluyor Benderli, pekçok güzel, büyük yapıyı yaptırmasıyla bilinen Kont Andrassy’nin adını taşıyan bu cadde, Hitler’in Macaristan’ı işgalinde Hitler caddesi olmuş.

Onlar Macaristan’a geldiği zaman adı Stalin caddesi. 956’dan sonra Macar Gençliği caddesi adı verilmiş. Sonra Halk Cumhuriyeti caddesi, 1989 rejim değişikliği sonrası gene Andrassy caddesidir adı…

Yıkılan heykelinden geriye yarım bacağı kalan Stalin’in cadde adının sürekli değiştiğini hoş bir anıya bağlıyor yazar, anı kitap boyunca bir gökkuşağı gibi çizilip geçen, ansızın gene açan Nazım, küçük hoşluklar yapmanın ustasıdır, kaçamak sevdaları gibi… Gençlere öğütler ki, bayrağımızın değişmeden kalması gerek, kurulacağını varsaydığı sosyalist düzende, yönetici olunca bu partizan gençler mutlak çarşı pazarda halkla içiçe olacak, kendi işlerini kendileri görecek…

Bu, halktan elini ayağını çekmeyip onları ilk elden tanımak demekti. Neden, diye sormadan edemez Benderli, ‘Nazım ağabey, sokak ve cadde adlarıyla da sakın ha oynamayın demedi?’

Düşünmüştür belki, tembihlemeye sıra gelmemiştir…

Yazan kadar, anı kitap/dönem kitabı okuyanların da  yazılanlardan aklında birkaç kare canlı kalıyor.Siyasi renk (ve elbet barut) kokusu taşıyanlar kadar, Benderli’nin anı kitabı ‘Su Başında Durmuşuz’da (ve elbet Sofralar ve Anılar, kitabında da) ağız tadı, siyasi düşünce ve gönül tadını pekiştiren, ayrıntısıyla pek çok şey öğreten, anlatış tadıyla da unutulmaza yazılan üslubu…

Öyle güzel anlatıyor ki, öyle esaslı bir Türkçe’yle, sanki kırk yıl İstanbul Türkçesine hasret kalan o değil, dört başı mamur bir dille ve ayrıntı titizliğiyle, esaslı bir tarih kitabı yazmaktan ileri oluyor, yazdığı. Bu sahnelerden biri de, dünürü Sandor’un, ki kendileri papazdır, yemek sofrasında onlar sofra duası edip, Tanrı’ya şükranlarını sunarken, bu duanın yalnız ‘Amin’ kısmına katılan yazar, yemek sonunda, dünürüne şimdi de bizim yemek duamızla kalkalım, der ve Yunus  Emre okur: ‘Biz yedik, elhamdülillah/ Ziyade eyle Allah/Artsın eksilmesin/Taşsın dökülmesin/Bu gitsin ganisi gelsin/ Hak, erenler bereketi versin/Soframız olsun Nur/Kaza belâ geri dur/Hâne mizi eyle mamur/Cümlemizi eyle mesrur.

Bu dua en çok torunu Yunus’u mutlu eder …

Tarihi yazanlardan değil, yapıp yaşayanlar elinden/dilinden okumalı.

Hem sahici çünkü, onların anlattığı, hem gönülden, hem güzel makamdan.

Savaş yorgunlarının, darbe ve işgal mağdurlarının, vatanı düşman eline geçip, mülteciliğe yazılanların, ülkesi gür güvende olsun diye canından geçenlerin kendilerinin yahut ömür yoldaşlarının anlatacağı kim bilir neler olmalı?

Anlatıp yazmaya da derman bulmalarını umuyoruz. Sayın Gün Benderli’ye tanığı olduğu, can bahasına yaşadığı bir dönemi akıl ve gönül süzgecinden damıtarak pek güzel anlattığı kitapları için gönül borcumuzla…

 

Ayşe KİLİMCİ

29.01.2018

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.