HAYAT MI OYUN, ÖLÜM MÜ?

05 Nisan 2020 15:46 / 1386 kez okundu!

 

 

İkisi de…Yazık ki, hem hayat oyun, hem ölüm.

Hayat herşeye rağmen güzel oyun, kişiler, ülkeniz, bünyeniz mızıkçılık etse de.

Ölüm kuralı, sırası, acıması olmayan ve herkesin kaybettiği, dışına itildiği oyun.

Biz ihtiyar(lığa yazdıkları) kesim, iki oyunu da uzaktan izliyoruz, misafir oyuncu dedikleri, gitsin diye gözümüze bakılanlar…Yaşlılığa ne altmış, hatta elli üstünü yaşlı sayanlar inanıyor ne o yaştaki biz konuk oyuncular, bunu geçelim…Öteki olsa da olur olmasa da kesim en ufaklar, neyse ki olan bitenin farkına varamıyor şimdilik.

 

 

****

 

HAYAT MI OYUN, ÖLÜM MÜ?

 

İkisi de…Yazık ki, hem hayat oyun, hem ölüm.

Hayat herşeye rağmen güzel oyun, kişiler, ülkeniz, bünyeniz mızıkçılık etse de.

Ölüm kuralı, sırası, acıması olmayan ve herkesin kaybettiği, dışına itildiği oyun.

Biz ihtiyar(lığa yazdıkları) kesim, iki oyunu da uzaktan izliyoruz, misafir oyuncu dedikleri, gitsin diye gözümüze bakılanlar…Yaşlılığa ne altmış, hatta elli üstünü yaşlı sayanlar inanıyor ne o yaştaki biz konuk oyuncular, bunu geçelim…Öteki olsa da olur olmasa da kesim en ufaklar, neyse ki olan bitenin farkına varamıyor şimdilik.

Ama hem hayatın, hem gençlerin hem sosyal güvenlik sistemlerinin hem vahşi kapitalizmin insan denende 15- 50 yaş aralığını anladığı gerçek…

(Hani o 70’e kadarlık fasıla ikinci gençlik, 85’e kadar orta yaş diyenler?)

Coşup taşan, harcayan, eve barka sığamayan, tutumu, sabrı bilemeyen, bin deli ırmak, çocuklar, 15’ine kadar olanlar…

Küçük yaş grubu harcayamaz, dünyanın altını üstüne getiremez, o vahşi sistem onların da garip olanını, ölecek kadar zayıf ve muhtacını yeğler elbet, cephelere sürer, organını çalar, sınırlarda sığınmacı eder, yoksa ana sütü ve anavatanın gölgesiyle nereye kadar, di mi? Zayiat lazım, zayiat…Harcamak lazım, para harcamak…

Elli yaş üstü tasarrufu bilmişse birikimi olan, emekli aylığı alan ama harcamakta nekes , neyse ki çocuk yapamayan hatta nasıl yapıldığını kırk’tan itibaren unutmuş olan, sokağa pek çıkmayan, kitap, sinema, dans, seyahat falan bilse de yapmaya kıyamayan kesim…

Hem devletler (elbet kamu vicdanı yamulmuş devletler) hem evlad yahut yakın akrabalar gözünün içine bakar, hadi gari, çek git gari, der gibi, onlar da inat bu ya, gitmez, hata kimisi dünyaya kazık kakar, işte kapitalist sistem bunlar için, yani yeni gelenler ve bi türlü gitmeyenler için idam sehpası kuracak kadar kudurmuştur.

Koy çatıya keskin nişancıları, Allahsız kitapsız vahşi kapitalizm, vur tek tek yaşlıyı ve çocuğu, sen de kurtul, onlar da senden kurtulsun, başka yol kalmadı, öyle görünüyor…

Dünyanın merkezinde, tek görkemli kişi olarak kendimizi gördüğümüz ise zaten küresel hastalığımız, ne aşısı var, ne ilacı, başkasına el’iz, hatır sormayı, acımayı unuttuk zaten,’ öteki mi, o da kim?Ne hali varsa görsün, en iyisi ölsün’ deme faslındayız.

Hayat tepetaklak yaşanır oldu, asker uğurlanamıyor, ölenlerle vedalaşılamıyo, kız isteme törenleri cep telefonu ekranından yapılıyormuş, ilkin nikah kıyılıp, salgın geçince nişan ve en son kızı istemeye gidilecekmiş, bunlara tebessüm ediyoruz…

Ne yapacağız?

Hastalıkla, bencillikle ne yapacağız demiyorum, onlar evveleski vardı, lkine ilaç bulunur belki, bencilliğin çaresi yok, bulunacağından da benim artık umudum yok…

Kimilerinin ne yese aç, ne giyse çıplak zamanı…

Ötekilerin çıt’ı çıkmıyor zaten.

Umursamayanlar kişisel bencilliğinde boğulsun, onlar konu dışı, derdini diyemeyenler ve vatansızların işi zor, bunun için tek ülkenin merhameti ve olanağı yetmez, dünya elele verecek, kenetlenecek diye beklerken biz, dünya dünyalıktan çıkmış, belki dönmesini bile şaşırmış, eksen eğilmesi bile olmuştur ne malum? İnsanın insana zulmü ağır yük, dağ olsa taşıyamaz, dünyanın taşıdığını sanırız, öyle gibi görünse de, boynu bükülmüş, ekseni eğilmiştir…

Cilalı yalnızlık/yanlışlık çağı diyordum eskiden, sevsinler, o bile lüküs kaldı…

Şimdi kasti zulümler çağına girdik, bir tür buzul çağı, ölümü özleyeceğiz, donmaya razı olurken…

Evlerimize kapandık, beladan uzaklaştığımızı sandık, bela gelip saklandığımız yerde bulacak hepimizi, biliyoruz, ne çâre, sıramızı bekliyoruz.

Elbet mizah kendine yer açıyor, gülümsemeyi hatırladık, başkalarını, komşularımızı, iç sızısını…Sosyal paylaşım sitelerindeki yorumlar, çizimler, seslenişler içimizin daraçlığını ferahlatıyor…Balkonlardan şarkı sesi duymayalı çok olmuştu. Bizim Eşrefpaşa’da kat izni olmayan yere belediye seçimleri öncesi beş katlı yapılar dikildi , imar affı denen marifetle yasallık da kazandı, onların balkonları hep kümes; sabahları balkon demirine çıkıp ötüyor türlü çeşit horoz, son duyduğum balkon şarkısı horozunkiydi. Şimdi İtalya’da başlayan had safhada ölüm, pardon, balkondan aryalar bütün ülke sokaklarında duyulur, çalgılar çalınır söylenir oldu. Kapitalizm, ne kadar ve ne ayarda kaldıysa artık, acımasız büyük sermaye bir adım geriledi, şarkılardan ürktü…Kapitalizm deyip de bizi kandırıyor olabilirler mi, bunun adı küresel para gücü mü yoksa, zannımca öyle…

Devletin dayanışma çağrısına ‘zırnık yok size, zırnık’ diyebilen, zırnığın bile bir zerre varlığı, baya bi onuru olduğunu bilmeyen, edepsizliğin  edebinden bile habersizler varsın kabuğuna saklanan sürüngen olsun, vicdan denen olgu neyse ki genlerimizde kayıtlı ve dünyanın yüzünden silinmedi.

Cephesi tek, bu savaşın; dünya denen tek cephe var, düşman acımasız, insanlık dışı para gücü ve hedef mazlum dünyadanın tamamı…

Ekranlarda illere göre farklı insan hikayeleri… İçimizi aydınlatan haller…

Kumbarasını, büyüttüğü buzağısını satıp ‘Biz Bize Yeteriz Türkiye’m’ kampanyasına bağışlayan çocukların yanında, eeen çağdaşım sanan, eeeen batı yerlerde başıbozukların ‘tek adama karşı omuz omuza’ yığışması, pimi çekilmiş bomba gibi, ah herkesler hasta olsa, ah ülke batsa, dünya boşlukta savrulsa, ama, o gitse diyen aklı eksikler…Allaam Yareppicim, zâtınıza akıl öğretmek bu fakire kalmadı ama şu akıl denen nesneyi tartarak, gramla vermiyor muydunuz siz? Tamam bazıları Einstein, da Vinci, nice müzisyene siyasetçiye ve benzeri nicesine misliyle veriyorsunuz, bişey demiyoruz ama bazılarının beyin kefesine niye dara atıyorsunuz, onlar akıllıyım sanıyor, biz de onları insan…

Kim çıkardı o ‘her yer İzmir olsun’ lafını, ha, kim? Hangi terazide akıl kefesine dara atılan hangisi?

Yavrum, Şatodaki, köşküm var deryaya karşı bey’fendi, kentinizi b…k götürüyor, b….Bi zahmet ininiz, en dış ve yoksul semtlere buyurunuz, halkınızı (bu l harfi ince söylenecek, uzatılarak, haLLkımız şeklinde) ve mahalle arası açık çöplükleri görünüz…Bunu yapanlar sığınmacılar, mülteciler değil, onlar da pislikten dertli, bunu yapanlar düşmanlık safında omuz omuza olanlar, ki İzmir tek örnek değil, bu konuda ama ben Eşrefpaşa’daki şatomda yakından yaşıyorum, hiçbir önlem alınmıyor, semt karakolları adli vukuat değil diye karışmıyor, çekip vursak da adli vak’a olsa, gene gelmez, biliyoruz, zabıta usanmış gelmiyor, canım halkım hem kirletiyor, tükürüyor hem balkonundan taraçasından şarjör boşaltıyor, bilemem ne halt etmeye, hem üstüne tüy diker gibi, güvercinlerle sokak hayvanları nolacak diye dertleniyor. Halkı saat kulesi güvercinlerini beslemeye davet ettiler gelen giden olmayınca, tv ekranlarında gördük, torba torba yemi uzaktan atıp kuş beslediler, (saat kulesini çevreleyen 13 yem satıcısı var, kuş besleyecek yer mi kalmadı, İzmir’in içinin açık çöplüğe çevrildiği bir yana, ille en görünür yeri Konak güvercin tersine basmadan yürünmeyen, park denen yeri dikenden, kaktüsten geçilmeyen bir yer oldu, iftihar ediyoruz, alnınızdan öpüyoruz…

Ben o şehrin eski salgınlarla, veremden, çocuk felcinden bu yana verdiği, yarım yamalak da olsa verdiği halk sağlığı savaşlarının yakın tanığıyım, şimdi o kadarcığına da fit’iz, o da yok. Bütçesiyle, gönlüyle, aklıyla, malzemesiyle gürül gürül akıtan güçlü siyasi erk’e rağmen, sanırsınız kasıtla yok, yapılacak olan kadarcığı bile yapılmıyor, sonra kendilerine vatansever deyip SB makamdan madalya takıyorlar kendi hainliklerine.

Ama devlet, kurban olduğum ve ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini en sonunda görmemiz kısmet olan devlet şehir hastanelerini ardı ardına açıyor, yapılmış hastanenin yol yapımını engelleyen Pinokyo’nun uzayan burnunu kırıyor, yolu da yapıyor, devlet adamı ciddiyetinde ve şefkatinde Sağlık Bakanı, Milli Eğitim Bakanı, İçişleri bakanı ve diğerleriyle, gecesini gündüzüne katıp salgınla savaşıyor, hainlerle savaşıyor, yedi düvel kırk cephede savaşıyor…

Derdiniz hem o gitsin, hem ekonomi çõksün, eski borçlar, boyun büküşler, yetmiş sente muhtaçlıklar ve darbeler geri dönsün... Çok beklersiniz her şeyin üstadları, çok...Nah döner o günler!

Kindar, düşman ve akıl kefesi daralı siyasetçiler dışındakiler ve halk olarak hepimizin beden ve ruh sağlığı size emanet ey İzmir’in ve memleketin her yerinin sağlık çalışanları, süngü takmış can cephesi…

Sizler de Allah’a, bilime, devletin başındaki, halkın içindeki akıllı ve merhametli insanlara emanetsiniz.Yükünüz çok ağır, hem size hem yakınlarınıza hem hastalarınıza kolay gele…

 

Ayşe KİLİMCİ

05.04.2020, Ayvalık

 

Son Güncelleme Tarihi: 05 Nisan 2020 16:54

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.