HAREKET OLDUĞUNDA…

03 Kasım 2020 09:03 / 1576 kez okundu!

 

 

Adapazarı depreminde devlet üç gün sonra ulaşabildiydi enkaz yerine ve deprem yardımları da kamu çalışanlarına maaş olarak dağıtıldıydı… Şimdi ânında devlet orada, aklı eksikler eleştiri yaptığını sanarak soruyor, ‘enkaz üstünde bu bakanın ne işi var’ diye? Rol çaldığını mı düşünüyor, düşünmeyi mi bilmiyor eleştiri yaptığını sanarak yazan, akıldâneymiş gibi yapıyor, tıpkı demokrat olmadan demokrat olduklarını sanmaları gibi… Belediye reisi geleydi, enkazın üstünde onu göreydik… Ama Allahı var, ertesi sabah makamında konuştu, konuyla ilgili toplantı, kongre planladıklarını falan söyledi sağolsun…

 

 

****

 

HAREKET  OLDUĞUNDA…

 

 

Eskiler öyle derdi, deprem demezdi, ‘hareket oldu’ derlerdi. Olay hafifler miydi, hayır… Bilgisiz ve kazanç hırslı yap-satçılar oldukça, Anadolu köprüsü böyle lingirdek oldukça daha çok hareket olur, keşke olmasa…

Ekranlar bilenler, bilmese de bilir geçinenler, akıldânelerle doldu,’ doktor seçerken titizlenip, ev alırken araştırmayan toplumuz’, diyor biri, ben bu yazıyı yazarken, oldu canım, ev almak zaten vâriyet işi, yetmedi malzeme, mimar, proje, radye temel mi, değilse kalsın…

Adapazarı depremi İstanbul’u vurduğunda en riskli bölgede oturuyorduk, kusursuz bir binada. Ayamama Deresi yakınındaydık, hastane bahçesinde toprağın altından derenin akış sesi gelirdi, o bölgede eviniz neçe sağlam olursa olsun, deprem iki kat yıkıcı olurmuş. O sokağı, deprem gecesini ve onu izleyen geceleri YKY’ın çıkardığı 101 yazardan 100 Sokak kitabında tadıyla tuzuyla anlattıydım, hâlâ gülerim, hem ağlayıp hem güldüğümüz hallerdeydik. Kaçacak yerimiz vardı, Fizik Tedavi hastanesinin kocaman bahçesi, ki oraya bile insanlar zor sığmıştı. Gündüz işimize gidiyor, evlere girip işleri tutuyor, sanki deprem ‘ben akşam gelicem’ demişçesine, hava kararınca yatak denkleri ve kilimlerle hastane bahçesine postu seriyorduk. Kendiliğinden oluşan bir dayanışma, kucaklaşma, komşuluğun, insanlığın hatırlanması, dolaştırılan börek ve makarnalar, çay tepsileri, başınızı yere koyunca toprağın altından gelen uğultu, sanki ‘insanlığınızı unutmayın ey insanlar, barışçı olun, akıllı olun’ der gibiydi ya da ben öyle algılamıştım… Ben o gün emekli olmuştum, evden pabuçsuz fırlamış, kucağımda küçük kızım, kaldırıma oturduğumda yanımda topuğu kırılmış pabuçlarını eline almış telli duvaklı bir gelin vardı. Ben de bugün emekli olduydum, dedim, oncağız da ‘biz de bugün evlendiydik, evimiz yıkılmış, giremedik, kaynanamgile gidiyoruz’ dediydi, kaynana da Avcılar’da oturuyor, ev mev kalmış mıydı, bilmem? Bir hacı amca hanımına perde sarmış, banyodaymış hareket olduğunda, bi yandan da bağırıyor, ‘Allah’ını seven bakmasın’ diye, o öyle deyince millet dönüp bakıyor elbet, ne var diye… Ah, çâresizlik…

İzmir depremini verirken kurtarma ekiplerinden söz ediyor sunucu; 12 saati aştığı halde çalışanlar enkaz üstünden inmiyormuş, ‘yeni ekip de gelsin, biz çalışmayı sürdürüyoruz’, diyorlarmış…

İnsan olmak hâli en çok deprem alanında gerçek anlamını kazanıyor, savaş meydanlarında değil… Savaş meydanları insanlığın kurşunlandığı, dibe vurduğu yer ama depremde insanın kalbinde de hareket oluyor, insan yanı galeyâna geliyor. Tabi üç aşamalı bir savaş bu, muhatabın doğa olduğu… Vurgunu yemek, ya ölmek ya kurtarılmak, sonrası, ruhun yaralarının sarılması, kimsesiz yahut engelli kalmak ve yaşamak maratonunu öyle sürdürmek… Evsiz, kimsesiz, geçmişsiz kalarak, geleceğe yürümek… Kişisel ve onlarca önemli her şey, kitabından evrakına en önemlisi fotoğraflarına… Geçmiş siliniyor ansızın… Bir de korkusuzluk çekip gidiyor, ben Adapazarı depreminin İstanbul’a yansıyan kadarıyla bile büyük bir korkuda köklendim, kurtulmak mümkün değil, yer her sarsıldığında ölüp diriliyorum. Bu kaçıncı ölmek bitmek? Ömür bir hareketler târihçesi değil mi zaten, savaş, ölüm, mülteci olmak, engellilik ve engellenmek, hattâ aşk, hepsi deprem değil mi? Sonuç hep aynı, kurtulanlar için, artık o eski siz değilsiniz, olmanız söz konusu bile değil, başka bir siz olarak yolculuk sürüyor.

Adapazarı depreminde devlet üç gün sonra ulaşabildiydi enkaz yerine ve deprem yardımları da kamu çalışanlarına maaş olarak dağıtıldıydı… Şimdi ânında devlet orada, aklı eksikler eleştiri yaptığını sanarak soruyor, ‘enkaz üstünde bu bakanın ne işi var’ diye? Rol çaldığını mı düşünüyor, düşünmeyi mi bilmiyor eleştiri yaptığını sanarak yazan, akıldâneymiş gibi yapıyor, tıpkı demokrat olmadan demokrat olduklarını sanmaları gibi… Belediye reisi geleydi, enkazın üstünde onu göreydik… Ama Allahı var, ertesi sabah makamında konuştu, konuyla ilgili toplantı, kongre planladıklarını falan söyledi sağolsun…

Hanımefendisi de gelseydi, göreydik, yabancı mizah gazetesiyle resim çekildiği gibi, depremzedelerle, kurtarılanlarla, ekiplerle de çekilseydi, ‘helal olsun’dedirteydi, vara biz mahcup olaydık… İlk andan itibaren yola çıkarılan ekipler, bütün ayrıntısı düşünülmüş barınma, gıda, tedavi, kurtarma ekipmanları, hazineden anında aktarılan büyük paralar, nerdeyse bütün kabinenin orada olması, halkın içinde ve enkazın üstünde… Devlet buymuş, böyle olurmuş dedirtti bize. (Sakarya depreminde devlet mevlet yoktu, mevlet olarak bile yoktu! Biz gönüllü yardımları örgütleyip iki gün içinde kaç yardım kamyonu, konvoyu yola çıkarırken devlet yok-tu… O vakitler devlet her alanda sahiden yoktu, araba yolu biliyor makamından gidiyor yani yürümüyordu işler, (bkz. SSK ve aslan parçası genel müdürü, ayrıyetten biçâre Ecevit, elbet ne umuyon bacından, bacın ölüyo acından hallerindeydi ve ne esas duruş ne şiir miir yer sarsıldığında işe yarıyordu…)

İstanbul’u kim nasıl koruyacak, bilemiyorum?…

Devletimize, cansiperâne çalışan bütün ekiplere, herkese kolay gelsin, kayıplarımıza rahmet olsun, kurtulanlara geçmiş olsun, İzmir’im bundan sonra kaderin ve yönetimin daha güzel olsun, kızların kadar güzel…

İzmir’in kendi depremi, hareketi bile değil bu üstelik, kaç kilometre öteden Ege sularından gelen iğreti deprem, ya kendi topraklarımızda olaydı? İstanbul kendi hareketimiz olacak, o zaman ne olacak?

Gencecik İnci kız ilkin ellerini soruyor, kurtarıcısına, keman çalıyor çünkü, onun için hayat demek keman çalabilmek demek, kurtuldu çok şükür…

Elif’cik kurtuldu, kurtarıcısının parmağına sarılan minik eli unutulmaz bir fotoğrafı, üç yaşındaki yavrucuğun, dünya çapında bir fotoğraf karesi yakalamış çeken.

Gönlünü, evini, sofrasını, kısıtlı da olsa olanaklarını, mekanını, ürününü paylaşanlar, insanlığı hepimize hatırlatanlar var neyse ki ve bu bedelsiz…

İnsan olabilmek, edepli olabilmek, doğru düşünmek, kinden öfkeden arınmak da bedava, paylaşmak, herkesi kendin gibi bilmek, kederi de güzel taşımak, gönlü, dili, bakışı güzel olmak da öyle, bedelsiz ama, elbet anlayana, mayasında akıl fikir, Allah korkusu, kul sevgisi, demokrasi bilinci olana…

Onca çabaya karşın ölüme yenik düşende bir köşeye çöküp gözyaşı döken görevli genç adam, can kurtarmak için beton bloklar arasında sürünen sağlık görevlisi genç hanımlar, ilk andan itibaren vatandaşına sahip çıkıp, devletlû olmanın nasıl olduğunu gösteren siyasi irade, geçim, geçici sığınma, kalıcı ve hızlı konut girişimi, sözü ama alışageldiğimiz eski mevlet döneminin üfürükten teyyare sözü değil, esaslı insan sözü, akçalı yardım, destek, kredi, borç erteleme gösteriyor ki, Anadolu köprüsü istediği kadar beşiğinde sallasın bizi, doğası gereği, kılavuzu esaslı olana korku yok… Düzelti, densiz siyasi yorum ve saçma sapan laf edene ah ederim, misliyle iade ederim, benim sözüm deprem yıkıntısından hafif olmaz, ona göre… Akıllı fikirli, mantıklı ve vicdanlı olalım hep birlikte, çünkü insan olmak, bu demek…

Ve bu zor döneminde dünyanın, cilalı yalnızlık ve yanlışlık çağında en çok buna ihtiyacımız var…

Birbirimize muhtacız… Doğru siyasetçiye, akıllı, esaslı ve korkusuz lidere muhtaçlığımız kadar…

 

Ayşe KİLİMCİ

02.11.2020

 

Son Güncelleme Tarihi: 03 Kasım 2020 20:35

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.