FOTOĞRAFLAR KONUŞABİLSE…

27 Aralık 2010 03:32 / 1479 kez okundu!

 


Siyah beyaz eski fotografilerin dile geldiğini ve çekildikleri dönemi onların anlattığını düşünsenize… Geriden dönemin bildik bir şarkısının fon müziği olduğunu… Fotoğraflar daha iyi anlatır esasında, en doğru kayıt onlarda.

Yılın son pazar sabahı CNN sunucusu genç hanımın üstündeki giysiye kilitlendim, ne söylediğini duymuyorum bile. Önden açık bir jile bu, ama göğüs altından başlıyor, daha doğrusu onunki belden başlıyor benimki öbür türlüydü. Kalın askıları var, iyice yanda, askılar göğüs üstünden değil çevresinden dolanarak iniyor. Önü boydan boya düğmeli, koyu renk, içinde fuşya bir bluz var.
Benimki de koyu renk ama içinde fuşya belli belirsiz deseni olan tüvit kumaştan, bluz aynı, yaş on altı, saçlarım uzun ve iki örüktü, o fotoğraf çekilmeden önce lise arkadaşlarım geride topuz yapmış olmalı, çünkü gözalıcı olmamız yasaktı, ev yasağıydı bu ve hukuk yasalarından daha katıydı. Evden iki örüklü çıktığımı iyi hatırlıyorum.
Fotografide etek hafiften sıyrılmış, Hatay’da bir evdeyiz, doğum günü kutlaması bu. (Birazdan nane likörü içip, mozaik pasta yiyeceğiz…) Az ilerimde saçlarını sola, kaşını örtecek şekilde yatırıp, arkada toplamış Şenay (Düdek) var, tam karşımda Sezen (Aksu). Sezen’in de benim de niyeyse elimiz yüzümüzde ve işaret parmağımız şakağımıza dayalı. Derin düşüncelerdeyiz.
Onun biraz kapanık bir gününde olduğu kalmış aklımda. Mini etekli, bacaklarına dizlerini geçen çorap çizmelerini çekmiş, kalın yüksek topuklu bir çizme bu.
Tuhaf ama Şenay’ın üstünde ne olduğu silinmiş aklımdan. (Sözünü ettiğim fotografi ortada yok, aklımdakini söylüyorum, vardı ama, iyi saklandığından olsa gerek, şimdi yok.)
On 45’liği orta çubuğuna istif ettiğimiz pikaptan tek tek düşen plaklardan yükselen şarkıyla ortada dans ettiğimiz de hatırımda, tek başımıza dans bunlar.
Doğum gününü kutladığımız arkadaşımız, lise bitince Sümeroloji bölümüne girecek, niye girdin sorumuza da ‘bankaya memur olmak için’ yanıtını verecek bunu da unutmamışım.
O doğum günü fotografisindekiler kırk yıl sonrayı hayal edebilmiş olsa, yahut geleceği bir anlığına görebilseler, kim bilir neyi nasıl farklı yaşarlardı, yahut yaşamazlardı ve bugünkü kendileri olamazlardı.
Dışarıda kıyamet kopuyor, farkında mıyız? Belki, biraz… 12 Mart muhtırası kapıda bizim lisenin yüksek merdivenlerini ve kale gibi duvarlarını aşıp bize ulaşıyor mu toplumdaki kaynama? Evet, fazlasıyla. Öğretmenlerimiz farklı çünkü. Bizler de farklı çocuklarız, sokakla, meydanlarla gazete manşetleriyle iç içeyiz. Servis henüz icad olmamış herkes yürüyor. Taa Kako’dan Karataş’taki lisemize yürürdük, 95’in kavesinin orda soluklanarak… Sokak arası yahut ana caddeye, duvarlara yazılan sloganlarını okurduk, gözümüz, gönlümüz açık, dilimiz çözüktü. Herşey bizden sorulur gibi kendimizi her şeyin sorumlusu sayardık, bununla kalmaz, yepyeni bir dünya kurulduğuna heves ederdik, yeni düzeni özlerdik, sosyalizm hızır acil gibi bir şeydi, her şeyi yeniden düzenleyecek, ekonomi, sanat, toplum kusursuz olacaktı, aşk buna dahildi…
Foto Altınordu’nun çektiği, bizim küçük harçlıklarımızdan biriktirip alabildiğimiz siyah beyaz fotografiler dökülüyor zihnime… Okula Behçet Kemal Çağlar geliyor, Sezen o dönem moda olan Neşe Karaböcek şarkılarından bir demet söylüyor karşılama töreninde. Sonra muhtıra geliyor. Ardından aşk kapıları çalıyor, benden gayrı hemen hepsinin, ben Godo’yu mu bekliyorum acaba? Derken Sezen tarzını arıyor, esaslı kişilerce eğitiliyor, aşk da Sezen’i eğitiyor. Şenay’la ben aynı mahallenin külhanileriyiz, Sezen’in babası milli eğitim bürokratı, annesi bizim Fenci Şehriban hanım. Şenay’ın babası kahve işletiyor, külhani ve esaslı, sözü okkalı, bizimki aferin meraklısı, evin teröristi. Sezen ne yapsa aferin alıyor bizim payımıza muhtıra düşüyor siyasette de evde de… Kahrolsun faşizm derken ilkin evi hedefliyorduk bence…
Sonra bunlar bir konser kaçağı oluyor, Şenay’ın takımı, okulun duvarından kaçarken biri duvardan düşüyor, diz paralanıyor, geri de dönemiyorlar, kan revan ve gözyaşı içindeler… Onlar fuardaki konsere bu yüzden gidemiyor bana yaramazlık, fuar ve hele hele gül bahçesinin oralar külliyen yasak.
Bütün yasaklar geçilmek için icad olmuştur, bunu da büyükler bilmez…
Hiç gül bahçesi kaçamağım olmadı, ne kadar isterdim, şu gün fırsat olsa, kaçar giderim gül bahçesinin tahta sıralarından birine otururum, fısır fısır, ama, nerde gül firarileri, şimdi gönülden firariler mevsimi ve herkes olmuş gül bekçisi (!)
O donmuş karedekiler dile gelse, ne söyler, neyi özlerdi çok merak ediyorum?…
Sezen o zamanki hayali protest müzik yolunda ilerler belki, muhtıra darbe derken hançeresine kurşun akıtırlardı… Belki ilk eşiyle kalır, kucağı çocuklu bir hatun olur. Bir resim hatırlıyorum magazin basınından, bizimki yüzünü çarpıtmış sıkıntı içinde bir zevce olarak eşinin yanında, ne kadar hükümsüz bir fotograftı o, Sezen o fotografide soluk alabilir miydi? Hayır, asla!
Şenay tv programcılığında başarılı olup orada ilerler, belki solo program yerine programcı olur, belki evlenir çoluk çocuğa karışır… Mı? Sanmıyorum.
Bende’niz liseden sonra kazanıp mülakatında eledikleri TRT’ye ‘intisap edip’ hikayeler canlandırırım teknik olarak, ama, sanırım hayatın içinde savrulmadığım için kendim hikaye söyleyemem… Ve elbet böylesini hiç istemem.
Bıraktığım Buca eğitimi bitirip öğretmenlik ederim. Mi? Hiç sanmam.
Kız Lisesi sahnesinde günün külüstür modası münazara mahkumları olarak, toplum hayatında kadın mı erkek mi üstündür, önemlidir mealinde bir aytışmamız olmuştu, Atatürk lisesiyle. Biz kazandıydık. Kadınların toplumda hep kayıpta olduğundan bihaber kazanmıştık. Yıllar, epey yıllar sonra, yani , 27 Nisan ve 28 Şubat muhtıralarıyla, 12 Mart (!) ve 12 Eylül askeri darbelerini mutlulukla idrak ettikten sonra, artık düze çıktığımızı (nah netekim…) varsaydığımız günlerden bir gün, beni Kız Lisesine buyur ettiler. Sevinçle gittim. (Sonra çağıran makamı yerinde bulamadım, iki nöbetçi bir okul aile birliği başkanıyla muhatap oldum, o da ayrı, tüm öğrenciler yerine lise 2 fen şubesini getirdiler yalnızca, o da ayrı, yenilendiği için gururla gösterilen konferans salonu ve berbat edilmiş sahnesinden hicap duydum, çok üzüldüm ve Sezen’in de hepimizin de sığdığı o görkemli sahneye kim niye sığamamışsa artık, seyirci koltuklarına dek genişletilince, sahnenin önünde kalan boşluğa plastik çiçekler, naylon ağaççıklar konulduğuna ‘deli kızın çeyizi’ benzetmesini yaptığım için kendimi ayıplasam da, o sahneye kırk yıl sonra çıktığım için boğazım düğüm düğüm, konuşmaya gayret ettim. Aaa, o da ne, şakıyorum, ağlarım sanırken, şıkır şıkır oynamadığım eksik.
Elbet kimi bahislerde salonu terk eden öğretmenler oluyor, slogan çekiyoruz öğrencilerle birlikte arkalarından, önümdeki bilgisayarımdan, ‘durun sevgili arkadaşlar, o vakitler yasak olan bi parça çalayım size’ diyerek, onca gayretime karşın, Venseremos’u çalamıyorum, olsun, dilden söylüyorum. Yenilenen bu salonun en çok kulisini beğeniyorum, çünkü oraya el atılmamış, bozulmamış. Birden münazara ekibini görüyorum, karşı takımı ve bizi…
Bu çağrıyı kabul edip okula gitmeden önce, münazara ekibinden bir elemana, ‘haydi ‘diyorum,’ her iki takımı da toplayalım ve kırk yıl önce kırk yıl sonrayı konuşalım.’ Aynı konuyu tartışalım, var mısın? İşiniz mi yok hamfendi mealinde bir suskunlukla yanıtlıyor.
Gene yıllar geçiyor, şimdi kendileri öneriyorlar, ‘haydi toplayalım.’ Geçiniz efenim, her şeyin bi zamanı var.
Ama kızlarla bir araya gelmeyi sahiden isterdim… O fotografiyi yeniden çektirmeyi ve üstüne konuşmayı… Hayattan o hayatın eşiğinde ve on altımızda iken neler beklediğimizi, sonra hangi rüzgarlar elinde nerelere savrulduğumuzu, kaderlerimizin aslında ülkenin kaderinden ayrı düşünülemeyeceğini, evin zulüm hali ile memleketin gencine ve demokrasiye kasıt hallerinin, gençliği de Enveri ve Evren’i zulmüne müstahak kıldığını konuşmayı…
İzmir Kız Lisesi’ne yazar olarak ilk ve son konukluğum sırasında, sözlü tarih kaydı için bana çağrı yapan güzelim öğretmen hanıma, ‘benim zaten bu konuda yazdığım bir kitap var, anı kitabım, ‘Ah benim akordsuz kalbim/düzen tutmaz sol yanım’ demek zorunda kalmıştım, ‘aaa, sahi mi, ne güzel…’
Demokrasinin, kaydı düşülmüş günlerin, siyasi ve sosyal zulmün, darbelerin, o kahrolası ve tükenesilerin genç kuşak üstündeki gölgesinin ne boyutlara varabileceğini düşünmek gerek… Doğru yorumlamak gerek, gençsizliği, dilsizliği, ufuksuzluğu, kademsizliği, yarınsızlığı… Eski ve ekşi kimi mayaların ne yapıp ne etseler, değişimin, yeniliğin ve gepegenç, ama, doğru temelli yarınlara evrimi engelleyemeyeceğini de öyle… Ömrünü tamamlamış kötü akıldaneleri de hükümsüz kılmak gerektiği gibi…
Sezen, Şenay, 4.İ sınıfının, 5 Fen C.’nin ve 6 Edebiyat A’nın (orda S. faktörü eksik) hınzırı kızlar, her ikinize de, sizlerin kimliğinde sınıflarımızın hayatta olan tüm öğrencilerine, hadi onlara da yazık Atatürk Liselilere de, sağlık, aşk, yepyeni heyecanlar diliyorum, içinize gümbür gümbür şarkılar, kimileyin de duygusal ezgiler… İçinizde şarkılar, dilinizde aşk, sokağınızda demokrasi, yuvanızda incir ağacı bitmesin.
Yeni yılda yepyeni ve hem gönülden hem siyaseten barışa kavuşmuş bir ülke olmayı umud ederek, ve umup umsuruk olmamayı dileyerek, hepinize iyi yıllar efendim.


Ayşe Kilimci

26.12.2010


Son Güncelleme Tarihi: 31 Aralık 2010 14:16

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
28 Aralık 2010 09:42

gezegen

Ayşe hanım gerçekten harika bir yazı. Sadece "anı" olmanın çok ötesinde şeyler yazmışsınız. Ağzınıza sağlık.

Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.