CANIM DAĞLARCA

15 Ekim 2018 18:14 / 1225 kez okundu!

 

 

Daha önce yazmış olabilir miyim size? Öyleyse eğer gene kıs kıs gülüyor olmalısınız. Belki Serbestiyet’te yazmışımdır. Olsun, gene yazıyorum, bugün dünyamızdan el çektiğiniz gün, 15 Ekim… Yaa, o kadar oldu, çok oldu, siz dünya değiştireli.

 

****

 

Canım Dağlarca,

 

Daha önce yazmış olabilir miyim size? Öyleyse eğer gene kıs kıs gülüyor olmalısınız. Belki Serbestiyet’te yazmışımdır. Olsun, gene yazıyorum, bugün dünyamızdan el çektiğiniz gün, 15 Ekim… Yaa, o kadar oldu, çok oldu, siz dünya değiştireli.

İki insanım var ki, 95 yıl ömür sürmüş olsalar da, erken gittiğine yanarım ikisinin de, biri siz, biri ananem. O ananem ki, sizi kahkahalarla güldürebilmiş tek kadın… Hani, ‘erkekte çok şey aranmaz…’ dedikten sonra, aranacak birkaç şeyi şöylece özetleyiveren: ‘Kaşlı olcek, çatık ve gür kaşlı, kalın sesli olcek, ama, türkü söylemesini bilcek. Kapılardan sığmeycek, uzun boylu olcek ve çatısı düzgün (yüz hatları güzel, anlamında)… O geçerken geçtiği yollar gülcek, iyi yerin evladı ve dili tatlı olcek. Eli hünerli, kendi geçimli, sabırlı, incelikli olcek.’ diye gider, daha birkaç küçük şey(!) var, olması gereken…

‘Berzah âlemindekiler özlenmez, bi de toprak ne güzel kokuyor denmez’, derdi ananem, ölümü çağırırmış bu ikisi, ama ben, sizin ikinizi de çok özledim ve yağmur sonrası toprak ne güzel kokuyor, demesem olmaz…

Haberinizi Frankfurt kitap fuarında almıştık, onur konuğu olduğu yıl, ülkemiz… Daha fuarın çekişini edecektik sizle, artık hastanedeydiniz, nöbetinizi tutacaktım…

Sizle dedikodu etmeyi nasıl özledim…

11 Ekim dünya kız çocukları günüydü, çocuk vakfıyla birlikte kutlamadık. Dünyanın bütün yoksul, incitilmiş, çocukluğu çalınmış kız ve erkek çocuklarından özür diledik, kutlamadık…

Çocuklar, ah çocuklar… Dünyayı o küçücük omuzlarında taşıyor çocuklar, ülkesiz bırakılan çocuklar kamplarda savaş kırımı yaşıyor, gene de oyun oynamaya çalışıyor, Aylan’cığı iyi ki bilmediniz, vatansız kalan savaş çocuklarının simgesi oldu.

Doğum gününüz belli, 26 Ağustos, hayret, dutlar olduğunda denmiyor, ya da harmanda…

Babanız süvari yarbayı Hasan Hüsnü bey… Aile eğitimli, esaslı aile, kızlar şiir yazıyor, biri keman çalıyor, tek erkek kardeşiniz Konya’da oyun oynarken düşüp ölmüş, sonra üstünüze düşmesi ailenizin, o yüzden.

Konya, Kayseri, Adana, Kozanda ilk mektebe (!) gidiyorsunuz, Tarsus ve Adana ortaokuluna.

Sonra Kuleli, piyade subaylık, bırakıyorsunuz askerliği.

Sizle tanışmaya en küçük çocuğum sayesinde cür’et edebildim, İdil, oyun arkadaşınız…

Bir gün biz artık Ayvalık’tayken her zaman aradığınız gibi telefon edip, İdil’le konuşmak istediğinizde oğlum açıyor telefonu, diyor ki, ‘İdil telefona gelemez, bahçede oyun oynuyor, kim arıyor acaba?’ Sonra yüzü allak bullak bize dönüyor, ‘biri beni işletiyor sanırım, kim arıyor, deyince, ‘Dağlarca’ dedi…’

İdil istediği an arayabilir sizi, randevusuz gelebilir, o ayrıcalıklı. Zaten baytar yapacaktınız, neyse ki size uymadı, ‘baytar nedir anne?’den öteye geçmedi ilgisi…

Anasınıfında, beş yaşındayken öğretmeni sizden için ‘rahmetli’ demiş, ona bozulmuş, yaşadığınızı söylese de öğretmeni inanmamış. Aynı gün üstünde okul önlüğüyle getirdik size, Kadıköy’de şimdi adınızı taşıyan sokaktaki Hayat kahvesine. Yaka kopmuş, yolda uyuyunca yanacıklar kızarmış, sizin adınız yazılı, üstü çiçekli masaya uzattık, siz arka masalardan birinde tavla oynuyordunuz. Sonra geldiniz, yüzünü seyrettiniz, gülümsediniz. Uyanınca elini bir kağıda basıp, sınırını çizdiniz, avuç içine de, ‘bu eller miydi Allah’a uzanan?’ dizenizi yazıp, ‘Ahu adlı kitabımdan’ notunu düşüp imzaladınız. Sımsıkı sakladık, hâlâ bulamıyoruz. Elma dersem çık, armut dersem çıkma, desek de çıkmıyor ortaya…

Ayvalık’a gelemediniz, gelip çoluk çocuk uçurtma uçurmak istiyordunuz. Sizin ama, nazınızdan daz’ınız yarıldı, yoksa biz getirecektik. İstanbul’da Çengelköy’deki evimizin yakınında ev almak, bize yakın yaşamak çok istediniz, o da olmadı… Kendi oturduğunuz evi Kadıköy belediyesine bağışladınız, ama, ‘Dağlarca’nın Gökyüzüsü Kahve’ açılmadı, yazık oldu… Epey düştük peşine, camları açık bırakıldı, çarptı, kırıldı, biz ordaki ciğercide erketeye yattık, gözetledik, bazı geceler ışıklar yanmış, sanırım lojman gibi kullanıldı, zaten YKY ile belediye mahkemelik oldu. Belediyeyi ve yayınevini işe karıştırmayıp bir yeminli kurula şartlı bırakaydınız, her istediğiniz yerine gelmişti şimdiye…

Dünya ilginç zamanlarda ve tehlikeli… Biz keçeyi sudan çıkardık, ülke olarak, ama başımızı almak istiyor Amerikan haydudu, darbe bile yapmaya kalktılar, darbeden öteye gittiler, işgal edeceklerdi, Fetö denen ağlak deli eliyle…

Dağlar eşkıyadan temizleniyor, söylemiş olayım… Muhalefet hâlâ muhalefet, ülke yönetmek gibi bir derdi ve hevesi yok, ayvayı yedi, zaten yemişti de, ne yediğinin ne şimdinin ne dünyanın ne ülkenin yeni gücünün farkında…

Sizin oyun arkadaşınızla hikayenizi yazdım, esaslı bir kitap oldu, adı ‘Canım Dağlarca’ ama kimse basmıyor. Ben de Ömer Koç’a yolladım, yayıneviniz basıma değer bulmadı, alın sizin olsun, hiç değilse yitirmem, dedim, dönüp bişey demeye tenezzül etmedi. Zaten o artık markanın en tepe adamı, kardeşi erkenden ölünce, öbür kardeşi Fener diye dellenince, işler ona kaldı. Hey gidi koçlar, hey…’Orduya kurtlu kuru zahire sattılar’, diye dedikodusunu etmiştiniz, doğruymuş. O teneke arabalarına radyo ve sağ ayna koymaya bile elikmiş marka, böyle böyle birikiyor para, sonra da her darbede kendi rızasıyla on kilo altın bağışlatıyorlar adama… Bende’niz yazar olma saftirikliğindense yayıncı olmak daha az saftirikliğine soyunsaydım, yıllar boyu ettiğimiz dedikoduları kitap diye basardım, ne olurdu ama, mis olurdu, mis… On yıl falan bekledim, aradım, sekreteri desin mi,’ haa, kitabı yayınlansın diye yollayan yazardınız siz, di mi?’ Kışşiiiik… Bu kışşik ne demek size anlatmıştım…

Üç çocuk doğurduğum için bana madalya takan tek kişisiniz, sözünün ağırlığı olan kişi…

Bir de onca işin belini bükerken, yani hem çocukları yardımsız büyütürken, bu arada babalarını da büyüttüğümü sanırken… Şimdi buna da bozulacak kendileri, bu konu da bizim sır koğ’larımızdandı, kadınlar yalnız çocuklarını değil, babalarını, erkek kardeşlerini, sevdikleri erkeği de büyütürdü… 'Saklanır kadın/ ellerine, sesine/ Yanındaki erkek/ Onun içine saklanır' dizelerini emaneten verdiniz bana, işte paylaştım… Ağır bir görevde, kimi yıllar nöbet bile tutarak çalışırken, eve yardımcı falan almak bi yana, o hiç olmadı da, akraba ve bütün mahalleyi başıma toplar, ağırlarken, iş kolaylaşsın diye şarkı söylediğime de bayılırdınız…

Size dışarının hikayesini anlattığıma bayılırdınız, dedikodu etmeye, siz, ben ve İdil…

Çocukların şiirini en iyi söyleyen denir ya size, bence siz en esaslı, en duyarlı, hiç büyümeyen çocuktunuz…

Bir de sınava çekmeniz yok muydu bizi, hem İdil hem annesini…

Haldun Taner ve Fransa öykü ödüllerini kazanan hikayemi sorduydunuz, sofranız başındaydık, konuklarımız da vardı üstelik. Yanımda değil efendim, deyince, ‘okuyun demedim ki zaten, anlatın dedim’ buyurdunuz, sırtımdan bir ter indi, hatırlıyorum… Beş ile sekiz dakika arası anlattım hikayeyi, başka bir hikayeydi o elbet, ‘Mucize Var Mı Memet Abla’ değildi, zaten ilk hali de bu adla çıkmadıydı, ‘Yıldızları Dinle’ olarak çıktı, böylece üç kere yazılmış oldu, ama, üçü de birbirinden güzeldi… Kendimi abartıyor muyum, hadi canım siz de, bırakın bari sizin yanınız da haddimi ve kar’atımı bileyim, iyi hikayeciyim ben, başka yerde de söylemem zaten, ondan hiçbir kitabım basılmıyor handiyse yirmi yıl oldu… O gün anlattığımı dinleyip, beni hikayeden sözlüye çektiğinizde, yıldızlı pekiyi vermiştiniz, kıs kıs gülüyordunuz ama…

Ne mi yapıyorum, yazıp yazıp, spiral ciltletip, diziyorum, çok kitap oldu, çok, sayısını sormayın, söylemem, aman, umurumdaydı, ölenece yazarım, sonrasında ne olursa olur, kitapsızlarla uğraşamam, işim gücüm var benim, hayal kurarım, gökyüzünü boyarım, hikayeler anlatır, çocuklar ve sofralar için yazarım, yaşarım, şaşarım, insanların haline dertlenirim, ahmaklara ve hainlere öfkelenirim… Gücümü olura olmaza harcedemem, ki o güç de gün günden azalmakta, siz söylerdiniz, ‘hayat, ayaktan gelir, ayaktan gider’ diye, ne haklıymışsınız…

İdil yetişti, İstanbul üniversitesini bitirdi, hiç yıl yitirmedi, ne girer ne okurken, Rus dili ve edebiyatı okudu, sonra yüksek lisans çağrısı aldı yurt dışından, o arada evleniverdi, çocuk Rus kökenli, kızı sizden istemiş olaydı damat, vermeyebilirdiniz…

Tarsuslu günlerinizi ne çok konuştuk… Nasıl bütünlemeye kaldığınızı, yatak yorganı denk edip öğrenci evine yerleştiğinizi, babanızın torpil mektubunu elinizi yakar gibi olunca hocaya vermeyip, kendi çabanızla geçtiğinizi, o yılların Tarsus’unu nasıl tatlı tatlı anlatırdınız, orduya üniforma kumaşını dokuyarak kurtuluşa yardımcı olan Rasim Dokur’u… Sonra asker günlerinizi, çalıştığınız şehirleri, dağları, yıldızları, insanları, bayram anılarınızı, ille ailenizi, annenizi, onlardan sözetmedim kitapta, yalnız sizle İdil’in ve onun beş sizin 85 yaşınıza tanıklık eden İstanbul’u yazdım…

Niye basmıyormuş YKY, diye öfkelendiğinizi görür, duyar gibiyim, aman, dert, basmasın, kırmızı mühürlü mektup salsa ney, daha da vermem, dert!

Sözcükler, deyimler uçuşurdu havada, sizle konuşurken, içimi nasıl bir doygunluk kaplardı, gönlüm tadlanırdı, İdil’in yüzü ışıldardı, farkederdim, ne mutlu olurdunuz siz…

Kişileri de tiii’ye alırdık, kimseciklere söylemem, söylemedim, hiç söyler miyim?

Sizi toprağa verirken sandıklar dolusu şiiri de gömdüğümüz duygusunu atamadım içimden, hep öyle düşündüm durdum…İdil minnacık, avuca sığar bir demet çiçek bağlamıştı, kurdelasına adını yazmıştı, örtünüze iliştirmiştim. Sonra siz makamınıza yerleştikten, araba döndükten sonra, baktım, arabayla o minnacık demet geri dönmüş, ben bunu hayata ve oyuna, aramıza geri döndünüz diye yorumladım hemen.

Dönmediniz… Dönülmüyor demek… Giden ebedi gidiyor. Geride, hak etmişse eğer bir kucak yıldız, bir ışıklı yol, bir geniş nefes ve yüzde tebessüm, kalpte inceden bir sızı kalıyor.

Kimi esaslı kişiden binlerce dize, muhteşem kitaplar, dünyayı aydınlatan bir şimşek, bir de…

Makâmınız cennet olsun…

 

Ayşe KİLİMCİ

15.10.2018

 

Son Güncelleme Tarihi: 17 Ekim 2018 15:33

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.