'BUNCASINI KÜFRETMEDEN NASIL ANLATAYIM, BEN?'

16 Temmuz 2020 21:14 / 4062 kez okundu!

 

 

Darbeciye karşılıksız aşk da % 25’in gönlünden hiç silinmedi.

Ülken işgal ediliyor, yüce meclis bombalanmış, sen tebrik kabul ediyor, sarılıp öpüşüyorsun kendi aklından olanlarla, biraz edep, zerre kadarcık da olsa, eser miktarda akıl…Yumurtaya can veren Allah’ım dolmalık biberi nasıl yarattın, bunları mı dolmalık biber diye yarattın yoksa?

 

****

 

 

"BUNCASINI KÜFRETMEDEN NASIL ANLATAYIM, BEN?"

 

 

Şiir’den için “hem beladır, hem Mevlâ” diyen usta Can Yücel, hani İhap Hulusi’nin ilk alfabemizin kapağındaki, sonradan hepimizin gönlündeki çocuk öyle demiyo muydu,” buncasını nasıl anlatayım ben, küfürsüz?” diye, işte öyle.

Yazıya başlık ne olsun, dedim, herkes ‘küfürsüz olsun’ dedi, nasıl olsun küfürsüz, olmaz ki…

Hani her melanet hastalık anılmayıp da ille ‘amansız kanser hastalığına yenik düştü, ondan öldü’ diyerek, gerideki hastaları nasıl bir daha hasta ediyorsa haber yazıcılar, o’nun adını anmadan yazılamaz fasıl bu, o yüzden, hastalıktan yırtmış olsa da, gönül yükünden giden Can Yücel, hastalığıyla bizim siyaseti benzetirdi: "Nasıl ki bu dert bir doku içindeki hücrelerin marazi bölünüp tümöre dönüşmesiyse, Türk toplumunun bünyesi de kanserlidir, ilk ipucu da Susurluk kazasıdır. Kaza sonrasının biyopsi raporu, kamuya ve yargıya tahrif edilerek arzedilmiştir." Anlatırken bile içi sızlamaktadır, habis hücre bölünüp çoğalıp öldürmeye doludizgin giderken, mafya, gizli istihbarat örgütleriyle ilişkili, bölünüp çoğalan, bünyeyi güçten düşüren, ölümü çağıran bu tehlikeye ulusal bilinç sahibi insanların sahip çıkışı, canhıraş feryadları Demirel’ce ‘saçma sapan işlerle uğraşmayın’ diye karşılandıysa, o kanserli doku yayılıp büyüdü, onlara kahretti, onlardan öldü ama türküsünü söyleyip de gitti…Biraz deruni, derinden, çizgi dışı söyledi,  sınırları zorladı, ya ne yapaydı, edilenler, bu topluma reva görülenler pek mi edepliydi?O da, “bunca bilmemneyi ben nasıl anlatayım küfürsüz?”, dedi yargılanırken…

Darbelerden darbelere savrulan ömrümüzde ilk darbe biz çocukken geldi, ama, büyüklerin gözyaşları ve kurulan dar’ağaçları, asılan başbakan ve bakanlar, kurşuna dizilen demokrasiyi eh işte az da olsa seziyor, anlamıyor ama korkuyorduk. Kimileri ‘iyi ettik has ettik, kurnayı delip tas ettik’ dese de kendimize ettiğimizden habersizdik…Bir gözyaşı şişesini elimizle boynumuza gerdanlık ettik, sonra kaç kere doldu taştı o şişe…

Yıllarca Hürriyet ve Anayasa Bayramı adıyla kutlamak zorunda bırakıldığımız tırışka bayramdan sonra, içinden geçmek zorunda kalınca adım adım herşeyi gördüğüm 12 Eylül örgütlü ihaneti (neyse ki our boys yıllar sonra da olsa, ergeneralliğe tenzil-i rütbe ettirildi, yargı kararıyla) 15 Temmuz’da halkın can bahasına önlediği işgali de bir önceki gibi yollarda, İzmir yolunda, yakın tanık olarak yaşadım.

Bir kişi bile çıkıp da sormadı, ne gördün, ne duydun, sıradan bir vatandaş olarak ne hissettin diye?

Kendim sordum, kendim yanıtladım, yazdım.

Her 12 Eylül’de o zavallıya dilekçe saldım; "neden?", diye.

“Zavallı” derdi, rahmetli Attila İlhan, “kendi haline bıraksan Akhisar’da bakkal dükkanı işletemez” derdi, ilk kez söylüyorum, sesi kulaklarımda. Sonrakileri görse ne derdi, bilinmez? Pabucunun ipini bağlayamayanlar çalıntı sorularla nerelere getirildi, ast’lar üst’lere emir verdi, burnunu silmekten acizler vatana, makamlara çöreklendirildi, öylesine ki, aynı aileden iki sınır zeka tüm soruları bilip iki birinci çıkartıldı bir evden, hepimizle dalga geçtiler, hem de nasıl?

Ağlak, zırcahil bir ebleh meddahın peşine düşürdüler milleti.

Onun konu mankeni olduğunu, gerideki oyun çevirenleri şimdi bile düşünmekten yana değil, % 25’imiz…

Hiçbir 12 Eylül dilekçeme yanıt almadım, yok bir de alaydım,  içeri de alınmadım ama, işleme koyulduğunu sanmıyorum. Hesaba alınmadım diyelim buna.

Evet, Uşak’ta yollar kesilmişti, orada görevli askeri arabamıza aldık, tam o asker göreve çağrıldım biriniz beni götürüverin, derken bir buçuk yaşındaki kızımın elindeki koca balon patladı ve iki  G.3 tüfek birden bebeğime çevrildi, unutamam…İzmir Ankara karayolunda seyreden tek araç bizdik bir de inekler…

Görev kağıdı verdiler elimize, askeri Polalıda birliğine bıraktıktan sonra adım adım gördük, darbeyi…İçimin bir sızısı da ODTÜ’ye toplarını çeviren, aslında arızalı olduğunu sonradan öğrendiğimiz tanklardır. Davetlileri olarak yıllar sonra gittiğimde bunu anlattım, gençler eh işte birazcık ilgiliydi, yetişkinler buzhane balığı gibi bakıyordu, pişman olmuşlardır çağırdıklarına, bir daha da çağırmadılar zaten ama bu fakir de şeref defterlerine bunu böylece yazdı, bastı imzayı, mührü sonradan Fetö ve avânesi vurdu, kısmet…

Gittiğimiz semtte müezzin sabah namazını kılmaya cemaat gelmeyince hepsi uyudu sanıp, tekrar okumuş, üçüncü ezana başlarken okşayıp öperek indirmişler müezzini, minareden..

Asker bize “bu benim ikinci darbem, gittiğiniz yere çuvalla ekmek ve gazete götürün” diye tembihlemişti, öyle ettik, pek hora geçti.

Ankara Tarsus yolunda ama, çevirme var elbet, bizimbagajdan küçük daktilo, dosyalar, kitaplar çıkınca, asker bizi hangi rafa koysun bilemedi, komutan geldi, baktı hem sol yayın var, hem Ötüken, hiç unutmam Tarık Buğra, “Yarın Diye Bir şey Yoktur” kitabı, öteki kitapları yanısıra. Hah diye içimden geçirdiğim aklımda, yarınlar hep bir başka bahara, bize bu memlekette yarın diye bir şey yok…

Öbür kitabı da Gençliğim Eyvah, idi, nasıl örtüşüyor hallerimizle…

Ama bir de sol yayınları var, komutan da çıkamadı işin içinden, bırakın gitsinler dedi. Ama bırakılmayan kişi çoktu…İşkenceden geçirilen, yaşı büyütülüp asılan, anasından emdiği süt burnundan getirilen…

Sonra? Sonrası var mı? Beşibiyerde muz cumhuriyeti…

“Hesap verin” ihtar cümlesini sayfalarca yazarak bitirdiğim anı kitabım “Ah Benim Akortsuz Kalbim”i, (ki bu kitabın da tam adı, Düzen Tutmaz Sol Yanım, diye devam ediyordu,kapağa sığmayınca ikinci tümce kesildi, sol bekle ki düzen tutacak, o zaman da düzen yoktu zaten…), halkın yıllar sonraki toplu itiraz eyleminde, başvuru dilekçesine ekleyip yolladıydım, düşünün, bir istida, yahut arzuhal ekinde 1 adet kitap diyoruz, tuğla gibi bir kitap, olsun, ek ek’tir…

O vakitler hesap ver diyebilmek yürek isterdi, tıpkı 15 Temmuz işgal girişimi başladığında “asker, kışlana, halkım haydi hep birlikte sokağa” tümcesini ilk edenlerden olduğum gibi…İnternet çökme sınırındaydı, saatlerce uğraşıp, iki saat sonunda paylaşabildiydim, asker kışlaya, halk sokağa, diye…Ben nasıl tek olabilirdim, herkes böyle yazdı sandım, öteki yazar şair, gazeteciler, onca aydın, aydınım sanan neredeydi, neden susuyorlar diye  şaştığımın saflığına gülüyorum şimdi…

Gel zaman git zaman, vakt irişti, darbemiz geldi, dikleniyoduk, hakkediyorduk,

Bizden beklenmeyen işler ediyor, hocaları loncaları çevrilen dolapları fark edenin ardısıra, dağ başını duman almasa da yürüyorduk…

Fekat kader ağlarını örüyordu netekim, halk artık bu işlere pabuç bırakmıyordu zati paşalar da menfez paşasıydı. Hoş, öncekiler farklı mıydı?

Halkın seçtiği başbakanı ailesi yanında, objektifler karşısında Yassıada’da ayakta dikip, kendisi padişah gibi kurulan komutanın ettiği, o fotoğrafı çocuk gönlümden hiç silinmedi.

Darbeciye karşılıksız aşk da % 25’in gönlünden hiç silinmedi.

Ülken işgal ediliyor, yüce meclis bombalanmış, sen tebrik kabul ediyor, sarılıp öpüşüyorsun kendi aklından olanlarla, biraz edep, zerre kadarcık da olsa, eser miktarda akıl…Yumurtaya can veren Allah’ım dolmalık biberi nasıl yarattın, bunları mı dolmalık biber diye yarattın yoksa?

Ayvalık’ta eğlence yerleri marşlar çalıyordu, 15 Temmuz’da, insanlar tepiniyordu, telefon açıp “bu nedir bu, memlekette darbe yapılıyor, marşlarla destek mi oluyorsunuz?” dediğimde yetkili jandarmaya, geceyarısı, “sen dur hele, daha kim kazandı biz bile bilmiyoruz” diye ömür bir yanıt verdi, hâla merak ederim, kimdi o, danışma değildi, nöbetçi er değildi, makam sahibi sesiyle ‘nöbetçi âmire bağlayın beni’ demiştim çünkü.

Gardını ona göre alacak komutanım, tıpkı, denetimle, tanklar iki yana açılarak, güvenliği sağlanarak Atatürk Havalimanından çıkarılıp, güvenli evde kahve içmeye götürülen, “tanka ilk ben çıkarım”ın koftiden kahramanı gibi…

Niye bu kahramanlar hep kelek çıkıyor, koftiden ve aniden?

Sonrasını biliyorsunuz…251 şehit, binlerce gazi, budayıp indirdik sandıkları, budandıkça gümrahlaşan demokrasi, durduramadıkları büyük yürüyüş, ama, yazıklar olsun kendi meclisini, halkını bombalayan uşaklar…Ayıklamakla, tutuklamakla tükenmeyen…

Unutma ey halkım!

Hainlere, demokrasiye geçireceği tırnağı verme Allah’ım.

Her yana kıvırtan, ama, en çok emir aldığından ve mahkum olduğu kendi çöplüğünden/ mahallesinden korkup, aslında çıkarı gidecek diye ödü koparak onlardan yana ve emirlerine hep başüstüne dediği güçlerden yana saf tutanlardan, demokrasimizi esirgeyen, bunun için dayanışıp direnen kahraman ve güzel insanlar, ayrı düşmeyin, birbirinizin değerini, gücünü bilin, bir dahası yok bu işin, olursa ölümümüz…

Mâlum, sü (asker) uyur, düşman uyumaz…

Nurlarda yatın 15 Temmuz şehitleri, gücünüz artsın eksilmesin gaziler, kin’den gözü kör, kulağı sağır edilenler, olacak iş değil amma, görüş ufkunuz genişlesin, doğruyu görün, bilin, demokrasi safında yerinizi alın, halkının önünde vuruşan sahici liderin, öyle bağğğzıları gibi atamayla gelen lider olmak şöyle dursun, aday adayı bile sayılamayanların değil, essahlı önderin tırnağına taş değmesin diye hem onu esirgeyin, hem kendinizi, hem onsuz edilmez demokrasiyi…

Şeyokrasiyi değil…

Kolaycısını kalaycısını, alaylısını, klavye kabadayılarını, en kahraman yaratıkları, gözdağcıları, gazozcuları, gözbağcıları, kendini ve tarihi bilmezleri, densizleri, 15 Temmuz yağmacıları ve bankmatik boşaltıcısı benden ötesi tufan diyen vatansız, duyarsız, iz’ansızları şeyttirin gitsin, sormaktan da geri durmayın ama, "15 Temmuz gecesi neredeydiniz?", diye.

15 Temmuz ışık gösterisi ve Atakoğlu'nun muhteşem Destan konserine bir bakın, bir de ibret için düşünün, musalla taşında cemaatsiz yatanı, emret kom'tanımcı ergeneralin hal-i pür melalini...Her zulümcünün ibretlik bir sonu, her kara günün ağardığı var bu dünyada, iş ki kılavuzun karga değil, dik duran yiğit olsun, varsın bütün dünya üstüne gelsin, vız gelir, tırıs gider.

 

Ayşe KİLİMCİ

16.07.2020

 

Son Güncelleme Tarihi: 27 Temmuz 2020 11:58

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.