Ben bu 12 Eylül’den davacıyım hâkimanım

20 Eylül 2010 01:39 / 3823 kez okundu!

 


Demokrasinin kayıp yıllarını ve aradan dereye savrulan gençliğimizin diyetini istiyorum, hâkimanım. Vatansız bırakılan onca kişinin hasretinin... Yok yere ölenlerin.

DAVACI; 47’liler ve sonrakilere vekaleten, Ayşe Kilimci.

DAVALI; Netekimzade Kenan Evren, suç ortakları ve bütün hempaları, onlara çanak tutan herkes, bunca yıl sonra ‘geçiniz, üstüne su içiniz’ diyenler.

DAVA KONUSU; _ Anayasayı tayir, tebdil ve ilgaya.

_ Hepimizin canına okunması, ülkenin dingilinin kırılması. _ Aradan dereye giden genç ömürlerin yerine konamaması.

Olay:

Biz genç idik, bunlar ihtiyar idi. Memleketin mayası gelmişti, eski tekneye bu hamur sığmıyordu. Bazı devletlular kendinden gayrısına ve demokrasiye özensizdi, memleket çiftlikleri idi. O Kanuni de az değildi, yangına hepsi elbirliğiyle benzin döktü hâkimanım...

Bir kuşak bunların yüzünden ziyan oldu... Okullara topluca gittik, çoğu zaman gidemedik.

Gidince de dönemedik. Bazılarımız vuruldu, asıldı ebedi dönemedi. Bazılarımızı ‘asmayıp da beslesinler mi?’ Tabii astılar hemen, öyle acele ettiler ki, yaşı yetmeyenlerin yaşını büyütüp öyle astılar. Deniz’leri yok yere astılar, sehpada ayakları yere değdi, zor öldüler, genç öldüler. ‘Asılsınlar’ oylamasında Meclis’te iki kolu birden kaldırdıklarını hiç unutmadık bunu, yarın toprak kabul etmezse, bundandır Süleyman... İpe gitsinler diye neler ettin... Sağcılar cinayet işliyor dedirtemedik, sağcılar cinayet işlemezken millet takır takır taranıyordu. Ben bu Süleyman’dan da, herkes adına davacıyım hâkimanım...

Ondan Erbakan da dertliydi, 13 Mart’taki ünlü konuşmasında ‘kadayıfın altı kızarmadan bu hükümeti uzaklaştırmayın, yoksa bu zihniyet milleti aldatmanın yolunu gene bulur’ dedi ve kadayıfın altı kızarsın diye bekledi, üç ay daha kan ve ölüm... Bu arada iyi saatte olsunların eli kaşınıyordu netekim...

Polis okul arkadaşımızdı, derse girdiler, dayak attılar, silah sıktılar, küfür ettiler, bunlar şartların olgunlaşmasını beklerken gençler kırılır dururken, frukolar, okulumuzda oturup hem ters baktı, hem yemeğimizi yedi hakimanım. En korkusuz yaşımızda ödümüz koptu, öldürülmekten, izlenmekten, yurttan yurda sürüldük, dışarıda polis, terör, yurtta onların uzantıları, nasıl sinik, korkak, yılgın ve mutsuz olduk. Gündüzleri bazen derslere girdik daha çok da cenaze kaldırdık. Kanlı 1 Mayıs’ta otuzar kırkar öldük.

Evraksız, fotoğrafsız kaldık, yoldaşları ele vermesin diye insanlar pelür kâğıda yazılı toplantı raporlarını yedi, yuttu, resimleri yırttı, deprem miydi, resimsiz kaldık... Bir torba yaka fotografisi buldum geçende, ‘ölenler dövüşerek öldüler, güneşe gömüldüler’ denip ölüm tarihleri yazılmamış. Teksir makinesinde çoğaltılmış bildiriler siyah beyaz gencecik yüzler, doğumları çokluk 947 yahut sonrası.Yakışıklı, küsenek, ömürden ve sevdalardan yana alacaklı...

Bir milyon 683 bin kişi fişlendi, elli kişi asıldı, 171 kişi işkencede öldü, ölmeyenlerin yarıya yakını sakat kaldı, yarım oldular, çocukları olamadı, hesapları sorulamadı...


İddia: Sabahın bir sahibi var, sorarlar birgün sorarlar

Hesap ruz-ı mahşere kaldı derken, otuz yıl sonra hesap kapısı aralandı. ‘İhtilal yapan, cezasına katlanır’ diyen netekimzade kendi darbesini yapınca bu kural niye geçmedi hâkimanım?

‘Silahlı kuvvetler aziz Türk milletinin hakkı olan refahı, mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve giderek etkisi azaltılan Atatürk ilkelerinin güç ve işlerlik kazanması, kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temellere oturtmak ve kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kaldı’ deyip, minareye kılıfı uydurdular.

Biz bunu yolda duyduk hâkimanım.

İzmir’den çıkmış Ankara’ya gidiyorduk, yolda bir subay aldık arabaya, birliğine yetişecekmiş.

Ankara yolunda yalnız bizdik, vardık ne görelim?

İki tank, ODTÜ’ye çevirmiş (gerçi tankın biri bozukmuş, olsun, bence okulu vuruyordu o toplar...)

Düşmanmışık... Bir bilim yuvası, top ateşine tutulmayı hak mı etmiş? Yuf olsun efendim, yuf...

Sakıncalı görülen otuz bin işçi işten atıldı, demokrasi askıya alındı, Sıkıyönetim ilan edildi, zaten sıkıydı yönetim, resmî olanında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Siz biliyorsunuz, açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 171 kişi işkencelerde can verdi, 7 bin kişi için idam cezası istendi, 517 idam kararı verildi, bunların ellisi sehpada noktalandı. 400 gazeteciye toplam 3 bin 315 yıl, 6 ay hapis cezası kesildi, 300 gün gazeteler çıkamadı, 39 ton gazete, dergi imha edildi...

71 bin kişi TCK’nin 141,142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 98.400 kişi örgüt üyesi olmak suçundan... 388 kişiye pasaport verilmedi,14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti, 300 kişi kuşkulu biçimde öldü, 937 film sakıncalı bulunarak, yasaklandı, bazıları yakıldı. 23 bin 677 dernek kapatıldı, 3 bin 854 öğretmen üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işlerine son verildi. 31 gazeteci mapusa, 3 gazeteci mezara girdi. 300 gazeteciye saldırıldı. 13 büyük gazeteye 303 dava açıldı, cezaevlerinde 299 kişi öldü, 144 kuşkulu ölüm oldu, 14 kişi açlık grevinde öldü, 16 kişi kaçarken vuruldu, 95 kişi çatışmada öldü, 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi, 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.

Darbe sabahı (darbeyi biz yapmışız gibi) başkente girdiğimizde, ortalık yeni aydınlanıyordu. TBMM’nin çevresi eli tüfekli askerle çevrilmişti, hepimizin ırzına geçildiğini o sırada düşündüm ve geçen otuz yılda bu düşüncem hiç değişmedi hâkimanım. Dağıtım kamyonundan ortaya döktükleri gazete ve dergi denkleri, üstlerinden aldığı emirle, erler tarafından süngüleniyordu... Birliğine bıraktığımız subay bize görevli belgesi çıkarttı, Ankara sokaklarında fink attık. Ezan okuyan müezzinin, cemaatin hepsi uyumuş sanarak üçüncü kere ezan okuduğu sırada, dövüle dövüle minareden indirildiğini gördük, dikildiği noktada unutulmuş gözleri kan çanağı er’i gördük, “ben işime gidicem arkadaş” diyenlerin yoldan geri çevrildiğini gördük, bütün bakanlıkların kuşatıldığını sokaklarda tankların dört döndüğünü gördük, başkent hiç olamadığı kadar insansızlık ve suskun, teslim olmuştu. Bunun peşinden, uçaklardan atılan Kur’an ayetleri, her gün atılan fuzuli nutuklar, kendini Gazi paşa sanmalar, dizginlenemeyen bir zulüm ve çalım sökün etti.Kaldırımlar pembe taş döşenecek dendi, her köşeye asker dikildi, siviller cezalandırıldı, kendi cinsine meyledenler bile...


Sonuç:

Demokrasinin kayıp yıllarını ve aradan dereye savrulan gençliğimizin diyetini istiyorum, hâkimanım... Vatansız bırakılan onca kişinin hasretinin... Yok yere öldüren, ölen onca kişinin günahından da kanından da hepimiz sorumluyuz. Umut dolandırıcılarının hâlâ konuşması ağrıma gidiyor, bu ülkenin insanları bu kadarını hak etmedi. Elimiz sebep olanların yakasında. Affetmiyoruz, etmeyeceğiz...

Suyumuzu kitaplarla ısındıranlara ceza kes! Üniversite bitirme tezlerinden bile korkup, tezleri bile yakan ödleklere de...Yakıp yıkarak, vurup öldürerek, tankları demokrasinin üstüne sürerek, üniversiteleri, bilim ve sanat kişilerini, en kötüsü de umudu hedef alarak, ulusa silah doğrultarak, mapuslar yaparak, gazeteleri susturup, basılmış gazete denklerini süngületerek, şarkıları, türküleri yasaklayarak, kitapları da insanları da sürgüne göndererek, vatandaşlık gibi en doğal haklarını elinden alarak ülkeyi kurtardığını sananların da...

Yaratılmış bu yangın yerindeki anaların akıttığı gözyaşının hesabını sor hakimanım, ölümü gör, sormazsan...

Kadın cesurdur bu hesabı yerde komaz diye size hâkim bey değil, hâkimanım dedim. Kendi de eski bir darbeci olan amca oğlumla söyleşirken buçuk ihtilal Aydemir kalkışımında subayların dövülmesine engel olup, ‘İhtilal yaptıysa elbet cezasını çeker!” dediğini anlatmıştı. “Demek ki neymiş, sayın hemşehrilerim? İhtilal yapmak cezayı gerektiren bir eylemmiş”. (Bakınız aziz hemşehrilerim, bu elimde görmüş olduğunuz leke ilacı, her tür lekeyi siler, namus lekesini bile, ama ihtilal lekesini asla ve kat’a...)

Şimdi kimileri zamanaşımından söz etse bile, insan haklarına karşı işlenen suçlar için bunun söz konusu olmadığını sağır sultan biliyor.

Ülkeyi dört nala darbeye götürenler ve susanlar, inadına yangına yalım katanlar, tuzu kokutanlar, suyu yakanlar, bananeciler, umut dolandırıcıları, Maraş’larda 1 Mayıs’larda koca ülkenin belini kıranlar, en akıllı evladlarını vurup yok edenler, ülke evlatlarının dizim dizim kalkan tabutları ardından timsah gözyaşları döken kademsizler, bu yangın yerinde hala kendini pazarlayanlar, hiç ar etmeyenler, kollarını kavuşturup siyasi hesaba koyulanlar, okumadan hoca, yazmadan âlimler, cürümlerini unutup hâlâ ve hep boş konuşanlar, sınır zekâsıyla koca ulusa akıldane kesilenler, kitapları ve başımızı yakanlar, bize ihtilaller ayıbını yaşatanlar, hesap versin!


Taraf/18.09.2010

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
24 Eylül 2010 02:19

gökay

Dilekçeleri oldum olası sevmem:
Soğuk ve resmi bir yazı gerçeklik üzerine değil de yazanın, ya da müvekkilin çıkarı üzerine kurgulanır.
Fakat Ayşe hanımefendi bu önyargımı tuzla buz etti.
Bir avukat arkadaşıma göndermiştim bu dava dilekçesini.
Tek cümleyle şu yanıtı vermiş:
''Demek ki biz hukuk fakültesinden önce edebiyat fakültesini bitirmeliymişiz.''
Selam ve saygıyla...
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.