BANA HASTALIĞINI SÖYLE, SANA ÜLKENİN ÇAPINI SÖYLİYİM

11 Eylül 2021 15:56 / 107 kez okundu!

 

 

"Yiğidi öldür, hakkını yeme, bu yorumcu “yasal Kürt siyasetçi ve aydınların Kürt olmayanların kaygısını giderme çabasını gösterdi mi?” sorusuna “ hayır” diyor, “uzun süren şiddet ortamına karşı duramadık, şiddet yanlış, yetersizdir ve doğru değildir diyemedik. Bu da şiddet taraftarı olduğumuz gibi bir hava yarattı. Şiddete hayır  deyip demokratik talepleri dile getirseydin bize inanılacaktı. Aydınlar olarak öne geçemedik, fırsatı kaçırdık. Şiddet gelince demokratik arayış susar. …Demokratik mücadeleler ağır ve zor bir eylemdir. Yorulmak gerek, silahlı eylem kolaya kaçmaktır, zoru seçmeliyiz. Avrupa aracılığıyla özgürlük havasına sahip çıkmak da yanlıştır, içerde hep birlikte özgürlüğü aramamız, iç dinamiklere bunu yüklememiz gerek.”

 

 

***

BANA HASTALIĞINI  SÖYLE,  SANA  ÜLKENİN  ÇAPINI  SÖYLİYİM

 

Yaşasak mı ölsek mi? Ve fekat nasıl ölsek?

Seçme şansımız var mı? Yok…

Belki Yaradan lutfedeydi, vakit erişende güzel bir bahçeye buyur edileydik, ecel bahanesi aranmadan, “buyurunuz hoş geldiniz özlettiniz nerelerde kaldınız?” diye hoş geliş edileydik, mavi trenle şehirlerarası yolculuğa çıkar gibi… Fena olmaz mıydı sizce de? 

Nasıl bir hayat yaşayacağımızı seçme şansımız da yok, ölüm zamanı ve şeklini seçme şansımız da … Sihirli bahçeye buyur edilme zarafeti zaten yok…

Belki rahmetli Mikail Bey gibi gitmek en iyisi, aniden, şenlik alkış arası, düğünde kolbaşı olmuş halay çekerken.

Haberi ekranda sunan muhabirin (sanırım stajyer) 68 yaşa ihtiyar demesine bakılırsa…“Arkadaşının düğününde halay başı olan yaşlı adam (bu Mikail Bey oluyor) aniden fenalaşıp yere düştü ve öldü. İhtiyar adamın ölümü üzüntü yarattı.”

Herkes başına toplandı fakat o gitmişti. Güle oynaya, davul zurna eşliğinde… 

Mikail Bey boylu boslu, saçında bir tel ak yok (boyamış olabilir, orası bizi ilgilendirmez)fazla kilosu da yok, geçmiş halay başına, mendil savura savura oynuyor dipçik gibi yaşlı adam…

Zaten bir önceki haberi verirken de, hayatını kaybeden oyuncu hanımefendinin “menhus hastalıkla savaşını kaybettiğini” söylemişlerdi… CA iseniz, E.Ardıç’ın köşe yazısındakidensiz yorumuyla; “kanserseniz gidicisiniz” ya, ille bir yerinden sokuşturacaklar habere, hasta değilse bile “esasen hastaydı da kendi bilmez idi”… Ah ah teşhis buysa git kendini Sarayburnu’ndan denize at, yahut en yakın yerden, yardan, arabadan, yirminci kattan(dördüncü kat da yeter aslında), vapurdan, trenden…

Geçen gün daha medikal bir yorum beni maffetti… Yorum 80’lerden ancak günümüze de uyar diye düşünülüp paylaşılmış olacak:

Teşhis ve tedavi: Kız sonra doktor oldu. DSÖ toplantısında yoksul halkı için dünyaya şöyle seslendi ve tıp tarihine geçecek şu sözleri etti: ”Biz artık verem değil, kanser olmak istiyoruz.”

Eskiden tüberkülozdan giderdi halkımız, uygar, güçlü ülke olalım da fukara hastalığı tüberküloz şöyle dursun, kürem kürem kanserden ölelim, güçlü ve zengin ülke hastalığından gitmek gibisi var mı?… Ülkem güçlü, varsıl olsun da varsın biz kalmayak, gidek…

Eskiden et süt bulamazken, yoksulken, telefon ve buzdolabı bile her mahallede yahut birkaç mahallede bir tanecik iken, kırıp geçirirmiş verem. Sevdalık hastalığı dense de yoksul ve çaresiz hastalığıydı, bakmayın hastalık kadar okurlarını kırıp geçiren Hıçkırık ve Son Hıçkırık romanlarına, filmlerine, orada yalıdaki zengin kızı veremdi, hayret, mahalleliyle de ülfeti yoktu ama bahçevan yahut temizlikçiden kapmıştır deyip geçerdi insanlar. Yaprak dökümünde son gazel yaprağını ağaca çivilerdi yazar, ağaca bakan veremli “hazan uzun sürdü ben de direneyim, ömrümü uzatayım” derdi… Sanatoryumlar vardı, akciğerdeki yara dondurulurdu, Fikriye Hanım Avrupa’daki sanatoryumda tedavi edilirdi, aaa bakın bir de bu vardı, hastalık yoksul ülkenin ve et süt bulamayan garibanındı, çare içerdeki üç beş sanatoryumda aranırdı. Hastanın gelir durumuna göre, Balkan ülkelerindeki güzel sanatoryumlar da çare olurdu.

Aslında her zamanki gibi hastalıkta ve ölümde eşitleniyordu halkımız ama Kerime Nadir bunu bilmiyordu, daha doğrusu okur bilmiyordu, bir de yerli filmciler…

Bana derdini söyle, dermanını değil ama ekonomik gücünü ve uygarlıktaki yerini söyleyeyim sana.

Neymiş o öyle veremden gitmek, ne banal ve sıradan, ne kadar alçaltıcı, fukara kılıcı…

Bana ne oluyorsa? Kendinden tayin namus bekçisi gibi… Verem de çiçek de sıtma da benzer veba da cüzam da, birçok bulaşıcı hastalık gibi yerküre ölçeğinde insanlığı kasıp kavurdu, zengininden yoksuluna… Şimdi covid’in biçtiği gibi… Aşılama ve tedavide uygar ülkelerle başa güreştiğimize göre, böyle düşünenler ülkenin gelişmişlik düzeyini ilân etmeli değil mi, ele güne karşı? Ele güne karşı yapayalnııız, böyle de olmaz kii…

Uygarlığın, güçlü ülke olmanın ölçüsü bu hastalık mı? Tüberküloz yani verem ülkenin güçsüz, geri kalmış, çaresiz halinin adı mı? Dünyayı kasıp kavurmadı mı verem, yıllar boyu zengininden yoksuluna? Ha bizde aşk mektuplarına, yerli filmlere, şarkılara konu oldu, o ayrı…”Her güün doktor gelir gideeer/herkeees bunu merak eder/ Zavallı kııız verem olmuş/ Yaprak dökümünü bekler.”

Hıçkırık’ın Nâlan’ı verem olur, Ediz Hun kahrolur, Kerime Nadir aşkı döktürür, neyse Nalan’ın kızı Handan ve Kenan’a bulaşmadan Hülya Koçyiğit ex olur, mevlit sahnesiyle ağlarız…

Ben kahrolmam mı o doktor yorumuna… Hem de tıp örgütü üyesi, sene 80’ler sonrasında bi sene, yurt dışındaki bir tıp kongresinde, memleketimden yoksulluğu ve tüberkülozu sil, vereceksen kanser ver ki yoksulluktan hop varsıllığa sıçrayalım…

Güçlü olalım varsın ölelim…

Gözyaşı damlalı emoji ve “yazık” yorumu içimizi soğutur mu? Nasıl soğutsun?

Ben özelden hisli ve alıngan yorumlar yaparken, bu hicrana neden olan paylaşımcı arkadaşıma sitem ederken, “bu yorumu amcam yapmış, adını tıp tarihine yazdırmıştı” diye bir akraba yorumu düşsün mü sayfaya…

Arkadaşım bu yorumu kongrede yapan için “doktor hanım” demişti, akraba “amcamdı” deyip çalımlanınca bir sevindim bir sevindim… Bir kadın böyle ham söz etmez, budayıp indirmezdi bana göre…

Yiğidi öldür, hakkını yeme, bu yorumcu “yasal Kürt siyasetçi ve aydınların Kürt olmayanların kaygısını giderme çabasını gösterdi mi?” sorusuna “ hayır” diyor, “uzun süren şiddet ortamına karşı duramadık, şiddet yanlış, yetersizdir ve doğru değildir diyemedik. Bu da şiddet taraftarı olduğumuz gibi bir hava yarattı. Şiddete hayır  deyip demokratik talepleri dile getirseydin bize inanılacaktı. Aydınlar olarak öne geçemedik, fırsatı kaçırdık. Şiddet gelince demokratik arayış susar. …Demokratik mücadeleler ağır ve zor bir eylemdir. Yorulmak gerek, silahlı eylem kolaya kaçmaktır, zoru seçmeliyiz. Avrupa aracılığıyla özgürlük havasına sahip çıkmak da yanlıştır, içerde hep birlikte özgürlüğü aramamız, iç dinamiklere bunu yüklememiz gerek.”

Üstünden zaman akmış gitmiş olsa da bugün aynı bakış açısına sahip çok kişi olduğunu sanıyorum. Ham kelam, her ne kadar hekim ağzından dökülmüş olsa da… Görüş farkı falan değil, medikal sapma, yargıda kifayetsizlik, acımasızlık, ülkeye ilenç, hastalara haksızlık, umuda darbe… Teşhis yanlış olunca da tedavide sapma oluyor, kötücül bir hava gelip yerleşiyor kalplerimize.

Ansızın bir mahallevârilik çıkageliyor üstümüze: Demek kanser varlık kanıtı ha? Hep birden CA olalım o halde, en başta bu derdi çağıran dermanzâde, alkışlarla yürüyelim uygarlığa, varsıllığa, alkışlarla alkışlarla, dubiduubi dubidubi duuuu…

Bu derdin maliyeti peki? Zengin olduk ya, hep birden CA olduk, bu altından kalkması zor maliyet nasıl karşılanacak mirim? Obezite yahut Gut hastalığı dense bir derece anlaşılır, ama böylesi? Pes… Yakışmadı…

Canım ülkem, “eşinin çeyizini yedi” yorumuna mı gülersin,  “yuttuğu sineği öldürmek için zehir içti”ye mi, “evden kaçan karısını 20 gün sonra üst katta buldu”ya mı, “karım çirkin” diyerek boşanma davası açana mı, fırında basılan kızın, erkekler için kendisine hamur açmayı öğrettiklerini ileri sürmesine mi…

Bende’niz (hele de son günlerde orta karar bir mutfak dekoru önünde) ağzı kulaklarında konuşup vaadlerde bulunan, şirin mi şirin, tatlı mı tatlı, akıllı mı akıllı ana muhalefet liderine şey yapıyorum, gülsem ağlanacak hâle gülmüş olurum, gülmüyorum, ne diyeceğimi nasıl tavır alacağımı bilemiyorum…

Ne verem, ne covid, ne kanser, bize akıl ver Yarabbicim, akıl… Verdiğin kadarını olsun kullanacak güç ve bilgi ver, bilgiliyiz sanırken ham söz etmekten koru… Biraz akıl biraz fikir miktar-ı kâfi de ayıp verecek isen de, “el kınamaz ayıbı” ver, n’oolursun…

Muhalefetin hem akıllısını hem ayıpsızını istesek, çok şey mi istemiş oluruz?

 

Ayşe KİLİMCİ

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.