Aşkla kurban olmak

25 Ağustos 2018 13:15 / 413 kez okundu!

 

 

Tamam kurbanlar Allah için, paylaşmak için, âşıklar birbirine kurban, ona da âmennâ, ama, hepimiz ‘benimkiler bensiz olur, ama, bu millet vatansız olmaz’ deyip şehid olanların geride bıraktıklarına ve candan geçtiklerine, en çok da çocuklarımıza kurban olmalı değil miyiz?

 

****

 

Aşkla kurban olmak

 

‘Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem ıyd içün Dem-be-dem saat-be-saat ben senin kurbanınam.’ der, Fuzuli.

 

Günlerdir sosyal paylaşım sitelerinde dolanıyor bu dizeler, Fuzuli bayatlar mı, handiyse onu bile bayatlattık.

 

‘Dün demişsin ki, Fuzuli bana kurban olsun/Sana kurban olayım yine ne ihsândur bu’. Bence ilkinden daha güzel, bu…

 

Bilemem gayrı kurban olduğu onu sinesinde sarsa, ne olur, kurban mı olur, gözü kaçmakta mı? ‘Başına çizginmek’ tabir ediyor koca Fuzuli, kurban olmayı. Bazen de ‘dönmek’ diye kullanıyor, misal: ‘Kâkülün tek başına çizginmek ister hâtırum/ Ey ben ü yüz ben kimi sergeşte kurbânun senün’ Hoş, başa dönmek de kurban olmak demek: ‘Kesme ümmid gönül, başına çizginmekten Ola nâgeh düşe, fırsat ele, devrândur bu…’

 

Sorabilsek, bıçağı yâr tutacak, sahiden kurban olur muydun, diye, kimbilir ne der, n’aapardı, boynunu bıçağa uzatır mıydı, yoksa yoldan geçen bir başka güzele gözü kayıp, ‘bana müsaade’ mi derdi?

 

Aşk ve kurban olmak ayrılmaz ikili.

 

‘Hani, öl deyince, ölen var mı?’ diyen şarkı da haklı, Dede Korkut’un Deli Dumrul hikayesinde yerine can verecek bir kahraman bul, diyende Ezrail, biri dışında kahramanların kahraman olmaktan vazcayması(!) da, âşık da, kurban olan da.

 

Ravzî demiyor muydu, bıçağı koyuna değil, boynuma, bana sapla, diye, yârine…Canını alacak, ezraili olacak, gene de ‘kanım aksın razıyım, tek yar bana dokunsun’ diyor.

 

Onlar da bir demmiş, geçti gitti, zamâne aşıklarında da şairlerinde de kurban olan yok.

Hâzık, ‘sevgili elinde kurban olan feryad figan etmez’, der. Nâilî kesim yerinde sevdiğine kurbanlık edilecek aşığın, kurbanlık koyuna değil, arşta saf tutan melâikeye benzediğini söyler.

 

Karacoğlan zaten hep güzellere kurban, onun varlık nedeni bu…

 

‘Karacoğlan söyler daim/ Yar ile nic’olur halim/Anası bir katı zalim/Kızına kurban olduğum’ demez mi? Hoş, o yârin ayak bastığı yerin tozuna bile kurbandır…’Sabahtan uğradım yâre/İşimden oldum avâre/ Ayağın bastığın yere/Tozuna kurban olduğum…’

 

Tabii kurbanın bu kalbî durumlardan haberi yok, nerden olsun?

 

Olsa gözü kapalı giderdi nişanlı kıza. (Eskiden töreydi, nişanlı kıza süslü koç yollardı, gücü yetenler elbet. Haddi aşar şekilde süslenen, ipeklilerin üstüne iğnelendiği, altın takıların kese içinde boynuna asıldığı hayvancık, en son, simlenmiş iki portakal boynuzlarının ucuna takılınca dellenmiş, çarpa çarpa portakalı boynuzundan düşürmüş, kendi de kaçmış, kaçmış ama, bütün mahalle çoluk çocuk peşine düşünce yakalanmıştı, çocuklara yazdıydım bunu. Sevgili kadar verimkâr, gidimkâr, ölümkâr değilmiş koç…)

 

Şairlerin yâre kurban olduğu şöyle dursun, biz gelelim sadede, bugün bayramın ilk günü, mahallenin çocukları bizde…Her biri ayrı bir yerin göçmeni, yarım konuşulan dillerle, bayram neş’esiyle öyle güzeller ki…

 

Kapıyı güm güm vuruyorlar, görmemişlikten değil, bayramın coşkusundan. Hepsi tertemiz, yeni giysiler içinde, pek süslü, ille oğlanların saç kesimi sanat eseri.

 

Harçlık verip de davulcu savar gibi kapıdan uğurlamayın ne olur, eve buyur edin, bakın anlatacak neleri var, neleri…

 

Harçlığın, sakızın, balon ve şekerin yanı sıra, kitap armağan edin onlara.

 

Sahaftan aldım, ikinci el ama pırıl pırıl, zaten eskitilmiş, not alınmış, satır altı çizilmiş kitap bulsam, bayram edeceğim. Sahaf da esaslıydı iki üç tane de o armağan etti.

 

Hepsi benim kitaplarımdan istiyor, iki çocuğa daha önceden imzalayıp verdiğimi görmüşler, bu çocuklar da büyükler gibi, herkes kitabınızı mevlüt lokumu misali dağıtmanızı bekliyor…

 

Diyeceği çok, çocukların…

 

Kimi babasını hiç göremediğinden yakındı, babasız olanı hadi neyse anlarmışlar da, onunki fırın işçisiymiş, gece çalışınca gündüz mecbur uyuyormuş, kimi evde içilen sigaradan yakındı, kimi silkelediği koca halıyı çiçeklerin ve başımızın üstüne düşüren annesi adına özür diledi, kimi, ‘kitabı bilmem mi, bizde Gorki kitabı var, tabaklık rafında duruyor, bu kitabı da onun yanına koyucam’ dedi, okumuş evet Gorki’yi ve anlamış, öyle dedi, onun yalancısıyım, daha on ikisinde bir oğlancık.

 

Biri zihinsel engelli kardeşini elinden tutmuş, ondan sorumlu. Bir diğeri, ‘ona büyük para verdin’ diye uyarıyor, öyle yapmışım sahiden, dalgınlıkla, geri almak zorundaydım, pek sevindiler, eşitlik oldu diye. Biri azımsadı, ‘ben de o kağıt para verdiğin kadar çocuğum’ dedi, eşitledik.

 

’O kitap sana büyük’ dedi oğlanın biri, tek kıza, ‘niyekine, gelen yıla okurum’ diyerek, kitabı bağrına bastı. Takas edip okuyun, denende hepsi cık etti, ‘herkeŞ kendi kitabını’ dediler. Sonra çevirirler belki, aralarında.

 

Biri de desin mi, ‘abla tablette n’apıyosun? Sen benim ananemden yaşlısın ama bak bilgisayar kullanabiliyosun, ananem daha elini sürmedi bilgisayara, aferin sana valla…’ Bu bir de benim kitabı okumuş, benden küçük (!) ananesine, o da kahramanları tanımış, bu mahallenin insanlarını anlattığım bir çocuk kitabıydı (Laklakçı Kaplumbağalar/ MEB.yayını). Ananesi de ‘aaa bu var ya, şu komşu, aman bu anlattığını ben tanıyorum, bizim kapı bir komşumuzdu,’ demiş durmuş.

 

Kaç yaşında ananen, dedim, biliyorum gelecek cevabı, ‘74’ dedi, ben de, aşk olsun sana, ben ondan yaşlı mıyım, dedim, o da, ‘yaşlı gösteriyosun’ dedi, yanıtlardan yanıt beğen…

 

’O kadar pembe giyindim, saçımı topuz yaptım, sizin için küpe bile taktım, tuttun bana yaşlı dedin, eh alacağın olsun senin…’

 

‘Canın sağolsun abla’ dedi, hiç değilse abla dedi, pazarda elli’likler bile ‘anne’ diyor…

 

Onca hazırlandım, kitap ve harçlık tedarikledim, gene yetmedi, gelen gelmeyene söylemiş, pırıl pırıl, şık şıkırdım, gözlerinde güneşlerle gelince güzelim çocuklar, son gelen sekiz yaşındakine ne para kaldı, ne kitap, özür dileyerek, alacağın olsun, sonra gel, ödeşiriz, dedim, öyle inanıp güvenerek, ‘tamam’ deyip gitti ki, ona iki kitap vermem gerek…

 

Sonra beni kolladılar ama, yeni gelenlere, ‘gitmeyin kitap da bitti, parası da kalmadı’, dediler, gelmek isteyene dedi ki biri, ‘olsun, borca yazar’…

 

Kurban olayım sizin gönülcüklerinize, gülücüklerinize ben…Peki hayat bu güzelim çocukları nerelere savurur dersiniz?

 

Biri babası gibi fırıncı mı olur, gündüzleri araya gider? Kızlar eğitimini tamamlar mı sizce? Tamamladı diyelim, nereye kadar zorlar, kaderi?

 

Oğlanlar şoför mü olur, sanayide tamirci mi? Hurdacı, aşçı, kahveci, pazarcı, tamirci mi? İncelikli, zenaatkarane işlere özenen yok artık, terziliğe kimse dönüp bakmaz kızlar belki kuaför, hemşire, öğretmen…Ötesini düşünmek zor…Hoş, İzmir’in bu en tepe, fena halde varoş mahallesinden birkaç esaslı okula giden de oldu, ama, o kadar…Bugünlerde bir satranç şampiyonumuz var, bir de henüz satrançla teşerrüf etmese de, matematik şampiyonu, onun da ana babası ayrı, anane yanına sığındılar, ‘matematik iyi ama kuşlar pekiyi’ (!) değil, çünkü yazın okumaya ara veriyor, kendini oyuna veriyor, olsun, gene de okumadan edemiyor…Tam burslu sınavı bir puanla kaybetti, olsun, o kazanır ilerde sınavları, matematik pekiyi, tek kırığı ana baba ayrılığı olsa da…

 

Tamam kurbanlar Allah için, paylaşmak için, âşıklar birbirine kurban, ona da âmennâ, ama, hepimiz ‘benimkiler bensiz olur, ama, bu millet vatansız olmaz’ deyip şehid olanların geride bıraktıklarına ve candan geçtiklerine, en çok da çocuklarımıza kurban olmalı değil miyiz?

 

Gönüllere tad ola, Alvar’lı Efe Hazretleri’nin ( Muhammed Lütfi) söylediğidir:

‘Can bula cânânını/ Bayram o bayram ola/Kul bula sultânını/Bayram o bayram ola/Hüzn-ü keder def ola/ Dilde hicab ref ola/Cümle günah affola/Bayram o bayram ola…/Tevhid ede şevk ile/Hak’kı seve şevk ile/Tasdik inerse dile/Bayram o bayram ola/Dildeki Rahman olur/

Derdlere derman olur/Azade ferman olur/Bayram o bayram ola/Lütfi’ye lütfu kerim/Erişe Rahmi Rahim/Ber murad ede fehim/Bayram o bayram ola…’

 

Yaşamak, minnetsiz, borçsuz, iki ayak üstünde ve kapılara bakmadan, gelmeyecek olanı beklemeden yaşamak, değil mi, bayram dediğin?

 

Elinin ayağının tutması, nefes alabilmek, aza eksikliği olmadan, gözünün nurunu yitirmeden, burnunun direği ve kalbin sızlamadan yaşamak? Evlad acısı bilmeden…

 

Aklın başında, geçimin cebinde, şükür dilinde, hamd kalbinde, sevdiklerinle yaşamak değil mi? ‘Aklımı alacağına canımı al Yarabbi’ derdi ananem, haksız mıydı?

 

Kapını çalanınla, bir tas çorba sunanla, saçını okşayanınla, borçsuz, niza’sız, alın aklığıyla…El kınamaz ayıbıyla. Bayram vatanı olana, yöneteni akıllı, yiğit olanla bayram.

 

Her günümüz bayram ola, vara deli desinler bize, delilik mi, veli’lik mi bilen bilir nasılsa…

 

Ayşe KİLİMCİ

22.08.2018

 

Son Güncelleme Tarihi: 25 Ağustos 2018 17:20

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.