Korkularımızın esiri mi olacağız?

10 Ağustos 2013 23:04 / 841 kez okundu!

 


Ülkemizde gündem öyle hızlı değişiyor ki, takip etmekte zorlanıyoruz.

Barış ve demokrasi, hak ve özgürlükler konusu gündemden hiç düşmezken bazen PKK içinde yaşananlar, kimi zaman Suriye ve Irak başta olmak üzere, dış politika ve son günlerde çoğunlukla da Gezi olayları en çok tartışılan gündemler arasında yer alıyor.

Tüm bu sorunları kökten çözecek yeni, çağdaş, sivil bir anayasa konusu da sürekli erteleniyor, gündemden düşürülmeye çalışılıyor.

Oysa anayasal güvencesi olmayan hak ve özgürlüklerin kimseye yararı olmayacağı gibi, barış ve demokrasinin tek güvencesi de anayasa olmak durumundadır.

Ancak tarihin her döneminde olduğu gibi toplumu en kolay, korkularına esir ederek yönetmeye alışmış olan egemen güçler, her fırsatta yeni korku senaryoları yazmaktan geri durmuyorlar.

Hatırlar mısınız; geçmişte cumhuriyet mitinglerinin en temel sloganı neydi? “Tehlikenin farkında mısınız?”

Bugün ne diyorlar? “Yeni anayasayla ülkeyi bölmek istiyorlar. Yerel yönetimlerin güçlenmesini talep etmenin ardında eyalet sistemi vardır. Türkiye'de federal bir sisteme geçecekler.”

Bu ve benzeri korku senaryolarıyla toplumu sindirmek, etkisizleştirmek isteyenlerin halk iradesine saygılı olmalarını ya da demokrasinin tüm kurul ve kurallarıyla hakim kılınmasını ve dolayısıyla yeni anayasa yapılmasına rıza göstermelerini bekleyemeyiz.

İstiklal marşını bile “korkma” diye başlatan bir anlayış, aslında korkun! demek istiyor. Şeriattan korkun, komünizmden korkun, bölücülükten korkun.

Sizler korkup dururken biz sizleri istediğimiz gibi yönetir, sömürü ve soygun düzenimizi sürdürür, sizlere ölmeyecek kadar ekmek, kullanamayacağınız özgürlükler, istediğimiz zaman geri almak kaydıyla bazı göstermelik haklar veririz.

Soğuk savaş dönemlerinde komünizm tehlikesine işaret edenler, daha sonra etnik ayrımcılığı körükleyerek bölücülük kozunu oynamaya başlamış, AK Parti iktidarıyla birlikte “şeriat geliyor” korkusunu yaymaya çalışmışlardır.

Şimdi sormak gerekmez mi?

Hani yeni Malezya olacaktık, İran’a benzeyecektik, belediye otobüsleri haremlik-selamlık olarak ayrılacaktı, içkili yerler kapatılacaktı?

İsrailliler doğu ve güneydoğu da toprak satın alıyor, misyonerlik faaliyetlerini artırıyorlar. Vatan toprakları Siyonistlere peşkeş çekiliyor, Ermeniler toprak talebinde bulunacaklar, başkanlık sistemine geçilecek, ardından Erdoğan halifeliği getirecek, bir şeriat devleti kurulacak!...............

Tüm bu korkuları artırmak, toplumu sindirmek, daha olmadı bu korkulardan yola çıkarak halkı sokaklara dökmek, orduyu kışkırtmak, darbe planları yapmak istiyorlar.

Böylesine korku ortamında yaşamak zorunda bırakılan bir toplumda akıl tutulması yaşanmasından daha doğal ne olabilir ki?

Bir yanda; “aman dikkat edin, şeriat geliyor diye çığırtkanlık yapanlar, bir yanda halk iradesini hiçe sayarak, sokak hareketleriyle iktidar değişikliği umanların devrimci durum hayalleri, öte yandan hala kendilerini 1. sınıf, kendi dışındakileri 3. sınıf vatandaş olarak görenlerin ulusalcı şovları.”

Böylesine sağlı sollu saldırılarla kafası her gün biraz daha karışan vatandaştan bir de üstüne üstlük sağduyu bekliyoruz.

İçinde bulunduğu ulusal ve uluslar arası sorunlardan bunalan ve her geçen gün biraz daha otoriterleşen, özel yaşama müdahale eden bir iktidar; sorunlara çözüm üretmek yerine sorunun bir parçası olarak ortamı daha çok geren, halkı daha çok umutsuzluğa sevk eden bir muhalefet; Kemalizm-ulusalcılık-devrimcilik arasında bocalayan, kendini yenileyemeyen bir solun bizleri korkularımızdan kurtarması mümkün görünmüyor.

O zaman bizlerin yapması gereken, korkuların kaynağını araştırmak, neden-sonuç ilişkileri içerisinde sorgulamak ve korkularımızın üzerine gitmek olmalıdır.

Aksi halde gerek küresel güçler, gerekse ulusal güç odakları, mevcut konumlarını korumak, egemenlik alanlarını genişletmek ve bizleri savunmasız ve çaresiz bırakmak için daha çok ve yaratıcı korku senaryoları üretir ve uygularlar.

Gezi olaylarını Cumhuriyet mitingleriyle değil, Susurluk olayları sonrasında başlatılan "sürekli aydınlık için, bir dakika karanlık" eylemleriyle kıyaslamak daha doğru ve anlamlı olur.

Darbe dönemlerinin sona erdiğini, darbeci zihniyetlerin mahkum olduğunu kabul edemeyen endişeli modernlerin de, durumdan vazife çıkararak Taksim’i Tahrir yapma hayali kuranların da, yaşanan bunca olaylardan sonra bile “ordu göreve “diye manşet atabilen karanlık odaların ve onları savunanların da artık boş hayallerden vazgeçmesi gerek.

Bu toplum artık korkularına esir olmayacak!


Ayhan ONGUN
Gazeteci-Yazar

23.07.2013, Bodrum


 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.