HER TEMMUZ'DA YENİDEN YANAR YÜREĞİM

06 Temmuz 2019 09:11 / 127 kez okundu!

 

 

Temmuz sıcaklarına romanlarında Yaşar Kemal, “sarı sıcak” der.

Özellikle de baraj ve sulama kanallarının olmadığı yıllarda, Çukurova’da sarı sıcaklar nefes aldırmazdı insanlara. Tıpkı o yılların insanı bunaltan temmuz sıcaklarında olduğu gibi her 2 Temmuz'da Madımak geldikçe aklıma, yangın yerinde kızıl alevlerin arasında canhıraş bağıran insanların sesi çınlar kulaklarımda ve bir kez daha insanlığımdan utanırım.

 

****

 

HER TEMMUZ'DA YENİDEN YANAR YÜREĞİM

 

Altı yıl önce yine bir temmuz sabahı yazdığım bir yazıyı aynen koydum.

Değişen bir şey var mı derseniz? Erdoğan o zaman Başbakan’dı, Şimdi partili Cumhurbaşkanı

Ne gözyaşlarımızın rengi değişti, ne acılarımız eksildi.

“Bundan yirmi yıl önce gerçekleştirilen insanlık dışı katliamda yaşamlarını yitiren 33 yurttaşımızın acısı bir kez daha yüreklerimizi dağladı.

Bu alçak saldırı, özellikle de o yıllarda sıradan hale gelen faili meçhullerin içinde, katillerin en çok açık verdikleri olaylardan biriydi. Hiçbir olayda bu kadar açık şekilde  kendilerini ele vermemişlerdi.

Ancak tüm olaylarda olduğu üzere, var olan kanıtların üzerine gidilmediği gibi,  olanlarda karartılarak olayların ardındaki asıl karanlık güçler gizlenmeye çalışıldı.

Sıradan bir alevi-sünni çatışması gibi gösterilmek istenen Madımak oteli yangınında, aradan yirmi yıl geçmesine karşın hala gerçek sorumlular bulunmadı.

Unutturulmaya çalışılan bu insanlık ayıbıyla ilgili onlar istemeseler de halkın hafızası unutmuyor.

Aydın, demokrat kişilerin görevi de Madımak gibi, Kahramanmaraş, Çorum, 77 I mayıs katliamı, Bahçelievler olayı gibi tarihimize kazınmış önemli olayları unutturmamak olmalı.

Ne Sivas’ta otel içerisinde diri diri yakılan 33 aydınımızı unutacağız, ne de Dargeçit karakolunda öldürülen 6 köylünün olayından rahatsız olan uzman çavuşu; kalorifer kazanında yaktırıp, sonra da sözüm ona kamu görevi yapanları unutturmayacağız.

Faili meçhuller dönemi olarak bilinen yıllarda ölüm nedenleri hala aydınlığa kavuşmamış Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Adnan Kahveci, Eşref Bitlis ve onlarca bilim insanı, yazarın gerçek katilleri bulunmadan bu ülkeye barış getirmek mümkün olmayacak.

Aynı şekilde yakın zamanımızda Uludere’de katledilen köylüler, Reyhanlı’da alçakça öldürülen masum insanlar ve en son Taksim Gezi olaylarında yaşanan insanlık dışı uygulamalar, yaşamlarını yitiren 5 insan, yaralanan binlerce yurttaşı unutmak mümkün mü?

Bu ülkeye 27 mayısları, 12 martları, 12 Eylülleri, 28 Şubatları yaşatanlar yargı önünde olmasa bile kamu vicdanında mahkum olmadan, darbeciler, darbe yanlıları cezalandırılmadan, demokrasi tüm kurul ve kurallarıyla nasıl işleyecek?

Temmuz sıcaklarına romanlarında Yaşar Kemal, “sarı sıcak” der.

Özellikle de baraj ve sulama kanallarının olmadığı yıllarda, Çukurova’da sarı sıcaklar nefes aldırmazdı insanlara. Tıpkı o yılların insanı bunaltan temmuz sıcaklarında olduğu gibi her 2 Temmuz da Madımak geldikçe aklıma, yangın yerinde kızıl alevlerin arasında canhıraş bağıran insanların sesi çınlar kulaklarımda ve bir kez daha insanlığımdan utanırım.

Ben, özel bir işim nedeniyle Sivas’a çok istediğim halde gidemediğimden utanırım da, yok olup giden 33 canın ardından hala gerçek sorumluları bulamayan kamu görevlileri, siyasetçiler hiç mi utanmazlar?

"Bu olay bizim için artık bir namus meselesi olmuştur” diyen ancak sorumluların bulunduğunu görmeden yaşamını yitiren dönemin Başbakan Yardımcısı rahmetli Erdal İnönü’nün hatırına da olsa CHP bu olayın peşini bırakmamalıdır.

Uludere de yok yere yitip giden masum köylülerin acısını ve anısını yaşatmaya çalışan Kürtler, on binlerce inançlı insanın mağduriyetine neden olan 28 Şubat darbecilerinin izini süren muhafazakarlar, 12 Eylül'de toplumsal bir travma yaşayan, milyonlarca insanın yaşamını alt üst eden Evren ve arkadaşlarının yargılanmasını isteyen devrimciler kadar, bu ülkeyi yönetmekle yükümlü AK Parti iktidarı da tarihle yüzleşmek, geçmişinde yaptığı yanlışların özeleştirisini yapmak durumundadır.

Aksi halde daha çok yanar yüreğimiz, sarı sıcaklar gibi.

Ülkemizde barış ve demokrasi mücadelesini ne birbirinin karşısına koymak, ne de birini diğerine tercih etmek mümkün olmadığı gibi; içtiğimiz su, soluduğumuz hava gibi muhtacız demokrasiye de, barışa da.

Ne zaman barışa yaklaşsak, mutlaka bir yerlerden düğmeye basılıyor. Yine ve yeniden bizleri korkularımızla terbiye etmeye, kutuplaştırmaya, kaos ve karışıklık yaratmaya çalışıyorlar.

Tıpkı 33 erin şehit edildiği karakol baskını, Roboski katliamı gibi.

Barışa bu kadar yaklaşmış, 40 yıldır ilk kez böylesine önemli bir uzlaşma ve bir arada yaşama iradesi oluşmuşken, bu güzel iklimi yeniden bozmaya, toplumda yeni gerginlikler, kırılmalar yaratmaya kimsenin hakkı yoktur.

Hele de gereksiz polemik ve inatlaşmalar, kırıcı ve kutuplaştırıcı söylemlerle çözüm sürecini tehlikeye atmaya; bir başbakanın ne hakkı, ne de lüksü vardır.”

Aradan geçen bu altı yıl içerisinde en azından son yapılan yerel seçim sonuçlarıyla birlikte muhalefette “yeniden iktidar olunabileceği” fikri oluştu. Çözümün başka karanlık mecralarda değil, halkın kendi örgütlü gücünde olduğuna ilişkin özgüven gelişti.

Barış, demokrasi ve insan hakları, özgürlükler konusunda toplumsal bir muhalefet örgütlenmesi için tüm siyasi partiler, sendikalar ve sivil toplum örgütlerine çok büyük görev düşüyor.

           

Ayhan ONGUN

Gazeteci-Yazar

02.07.2019/BODRUM

 

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.