CHP’nin çelişkiler sarmalı ve Swoboda tartışması ekseninde siyasal kültüre eleştirel bir bakış

21 Mayıs 2013 17:42 / 1509 kez okundu!

 


Türkiye’de pek çok söz gibi kimin, nezaman ve neden söylediği belli olmayan sözlerden biri olan "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" sözünü silme zamanı geldi artık. Geç bile kalındı. Siyasal sistemin kurumsal temsilcilerinin birbiriyle olan ilişkilerinin üslubunda somutlaşan düşmanlık, bu sözün Türk’ün başka düşmana ihtiyacı yoktur; kendi kendine yeter sözüyle değiştirilmesinin önünde nesnel bir gerekçe kalmamıştır.

Aslında bu yazımda son iki yazımın devamı niteliğinde, yeni anayasa konusu üzerinde durup kimlik ve anayasal vatandaşlık kavramlarını ele alacaktım. Fakat, kendisini Sosyal Demokrat olarak tanımlama çabası içinde olan CHP’nin genel başkanı Kılıçdaroğlu ve Avrupa Parlamentosunda Sosyalist ve Demokratların İlerici ittifakı fraksiyonu genel başkanı, Avusturyalı siyasetçi, Hannes Swoboda arasındaki tartışma beni bu yazıya sevk etti. Çünkü bu tartışma ve CHP Sözcüsü Haluk Koç’un yaptığı açıklamalar Siyasal kültürümüzün fakirliğini, basitliğini, basit olduğu kadar da bayağılığını ve çatışmacı karekterini tekrar gözler önüne serdi. Siyasal kültür genel kültürümüzün türevsel yansıması olarak toplumsal seviyenin de belirleyici faktörlerinden birisidir. Siyasal kültür aynı zamanda sosyal ve sosyal piskolojik bir etmen olma önemine sahiptir.

Siyasal kültür, siyasete bireylerin, toplumsal kuruluş ve kurumların katılımından, oyun kurallarının niteliğine, uygulamasına ve bu kurallara duyulan saygıya kadar uzanan, siyasal iletişim ve etkileşim kodlarını barındıran bir anlamlar sistemidir.

Bu tanımlamadan da anlaşılacağı gibi siyasal kültür sadece siyaset yapma olgusunu ve siyasal aktörleri içermez. Mevcut siyasal sistem içinde kurumların işlevinden, sade vatandaşın tutum ve yönelimlerine kadar bir dizi siyasal hareketliliğin önkoşullarını yaratan ve etkileyen ‘genel atmosferin’ anlatımıdır. Siyasal sisteme verilen destekten, bireylerin sistemle ilişki kurma biçimi belirleyen çok boyutlu bir kavramdır siyasal kültür. Genel toplumsal kültürle etkileşim içinde biçimlenir. Siyaset alanında toplumun ortak düşünce kalıplarını, değer yargılarını ve ahlak anlayışını yansıtığı gibi bunların siyasal kurum ve aktörler üzerindeki yansımasını anlamamıza yardımcı olur. Siyasal kültür bu açıdan bakıldığında bir süreç ürünüdür.

Siyasal kültürümüzü tanımlayıcı bir yaklaşım

Günümüzde tanık olduğumuz, sadece kişi ve kurumların tahribatına yönelen, yapıcı tartışmadan uzak, anlaşma ve uzlaşma kavramlarını öznel çıkarlar uğruna tümüyle dışlayabilen siyasal kültür, Osmanlı geleneğinin öğelerini içerse de, özellikle ulus devlet ideolojisinin “millî kültür ile millet olma bilincine sahip vatandaş” yetiştirme projesinin ve bu projenin yarattığı korporatist kültürün bağrında köksalmış ve yeşermiştir. Ulus devletin ideolojik söylemini, simgelerini ve sembollerini topluma dayattığı, bu söylemi sürekli ötekilere karşı savunma ve yüceltme zorunluluğunun çoğulcu bir hukuk ve siyaset anlayışını yok ettiği bir ortamda işlevsellik kazanmıştır.

Çoğulcu anlayışları resmi devlet ideolojisinin norm ve değerlerine göre sınırlandıran, denetleyen her üniter ulus devlet örneğinde gördüğümüz gibi, Türkiye’de de sistem kendi ayrıcalıklı, eliter gruplarını yaratmış bu gruplara hukuksal zemini ve tanımı olmamasına rağmen meşru bir üstünlük tanımıştır. Bu üstünlük, Türk milletine, Türkiye Büyük Millet Meclisine ve Türkiye Devletine hürmet etmek ve ettirmekle yükümlü yurttaşlar yetiştirme hedefinin onlarca yıl süren uygulamalarıyla birleştirilince ortaya vahim bir tablo çıkmıştır.

Bir tarafta kendi yarattığı ötekine karşı sürekli mücadele eden, kendi denetim mekanizmalarını ideolojisinin popülist söylemleriyle meşrulaştıran, siyasal ve sosyal alanlarda ‘hassasiyetlerini’ yaratıp topluma empoze eden, üzerinde yükseldikleri sistemin sürekliliğinin sağlanmasında önemli role sahip kayırmacılığı, kurumsal kadrolaşmayı ve siyasal yolsuzluğu olağanlaştıran eliter gruplar ve ‘hukuk devletleri’; diğer tarafta bu gücü koşulsuz kabullenen, eliter ayrıcalıkları ve üstünlüğü istisnalar dışında hayranlıkla karşılayabilen, yolsuzlukları sineye çekebilen ve hatta ‘köşeyi dönme’ meziyeti olarak aklayabilen, daha da ileri gidip başkasının hakkını gasp etmeyi makul beceri olarak görebilen bir toplumsal ahlak anlayışı. Bu tablo siyasal kültür ve genel kültür etkileşiminin yarattığı, sürekli kendisini besleyen kısır döngünün tablosudur. Bu döngü ayyuka çıkmış yolsuzluk iddialarının bile, komplo teorileriyle harmanlanarak devletin bekasına karşı yürütülen veya kurumların saygınlığını yıpratmaya yönelik hainlikler olarak nitelenmesini sağlayabilmektedir. “Tek bir ‘iyi’ anlayışını toplumun bütün fertlerine empoze eden ve dolayısıyla tek-biçim birey yetiştirmeyi amaçlayan siyasal sistemler (…) tek biçimli fakat hipokrat kişiliklerin gelişmesini beslemektedir. İdeolojik devlet, insanların sahte kimlik kartlarıyla dolaştığı bir toplumsal yapı oluşturmaktadır” (S. Selçuk Zorba devletten hukukun üstünlüğüne Yeni Türkiye yayınları 1998). siyasal kültürümüzün işlevsellik kazandığı ortamın ve yukarıda bahsettiğim tablonun sosyal piskolojik boyutu Budur.

Seneler önce Antalya’da boylarını aşan dosyalarının arkasından kalkıp, Adalet bakanı Hikmet Sami Türk’ü karşılamak için sıraya dizilen hakim ve savcılarla, daha geçenlerde polisi sıraya dizen AKP’li vekilin oğlu aynı siyasal kültürün değişik yansımalarıdır sadece.

Kızının ‘kopye şüphesiyle’ üzerini arayan öğretmeni tehdit edip, suç duyurusunda bulunabilen Samsun Garnizon Komutanıyla, o öğretmene soruşturma açan milli eğitim müdürlüğü ve İstanbul’da, kendilerine hakaret eden İl Emniyet Müdür Yardımcısına kimlik soran 3 polisin açığa alınmasını sağlayan aynı siyasal kültürün üstün fertleri ve kurumlarıdır.

CHP İzmir Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Kemal Anadol'un içinde bulunduğu araç İzmir Aliağa'da motosikletli bir gence çarpıp yaralayınca, olay yerinde aracın kırmızı plakasının değiştirilmesi ve bunu “kırmızı plakanın sıkıntı yaratabileceğini” belirten "Jandarma” tarafından önerilmesi ve AKP Samsun Milletvekili Ahmet Yeni'nin sohbete dalıp kaçırdığı uçağı pist başında, bütün yolcularıyla bekletebilme gücünü Devlet Hava Meydanları İşletmesi Müdürü Ahmet Aydın’ın büyütülecek bir durum yok canımla olağanlaştırması aynı siyasal kültürün, bizi çaresizlikten gülümseten trajikomik iki örneğidir. Bu kültür polisin ruhsat ve ehliyet sormasıyla rencide olan MHP’li vekilimizi ve bol tacizli ‘tartışma’ alışkanlıklarını bir kenara bırakıp çıkarları çevresinde tereddütsüz uzlaşabilen parlamenterlerimizi yaratan kültürdür.

Protesto babında ışıklarımızı beş dakika kapatma cesaretini gösterdiğimiz Susurluk’un baş aktörlerinden eski emniyet müdürü, bakan ve parti başkanına Aydın Yenipazar cezaevinde ünlü isimlerin ziyaretini kolaylaştırmak için bir helikopter platformu yaptırılması örneği, bu siyasal kültürün devletçi eliter temellerini ve toplumsal etik boyutunu göstermeye tek başına yeter aslında.

Birzamanların ‘politikacı transferlerini’ ve o partiden bu partiye geçen ilkeli siyasetçilerimizi anımsayarak, siyasal sistemin en önemli aktörleri olan siyasal partilerin bu kültürü içselleştirme biçimine kısaca değinelim. Siyasal partilerdeki başkanlık sultasının partililer üzerinde kurduğu tahakküm bu içselleştirmenin en önemli örneğidir. “ Bir davranış vardır ki, o da yeniden seçilmek, itibar kazanmak için etkili bir yoldur. Bu yol parti genel başkanına karşı itaat ve sadakattir. (…) politikacı (…) emir bekler, söz dinler hale gelir bu sebeple bazen hava alanlarında, karşılama törenlerinde, parti ziyafetlerinde çoğunluk vardır da Meclis toplantılarında çoğunluk sağlanamaz” (Türker Alkan Siyasal Ahlak ve Siyasal Ahlaksızlık Bilgi yayınları 1993). 13 Mayısta yaptığı, Kılılçdaroğlunu hedef alan bir konuşmasında İzmir Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Yüksel Çakmur "Genel başkanlık sultası yıkılmadan, oligarşi CHP'nin içinde tuzla buz edilmeden bu parti iktidar olamaz" diyerek parti içi siyasal kültürü eleştirisinin hedefi yapmıştır. Aslında bu sadece CHP’nin değil bütün siyasal partilerin, başkan denetiminde hazırlanan aday listeleri gibi, parti elitinin konsolidasyonuna yönelik en etkili uygulamasıdır. Sayın Çakmur’un yaklaşımı ‘önü kesileceklerin’ şikayetinden öte birşey mi bilmiyorum. Fakat bu saptama mevcut siyasal kültürün siyasal partilerde somutlaşan kodlarını, tepeden tabana oluşturulan ve yerel siyaset elitlerine de güç kaynağı olabilen delege sisteminin anti demokratik karakterini özetlemesi bakımından önemlidir. Çünkü parti içi demokrasilerin niteliği, demokrasilerde sisteme olumlu yada olumsuz anlam kazandıran bir veridir.

Swoboda, Kılıçdaroğlu tartışmasının siyasal kültür boyutu ve düşünsel çelişkileri

Marjinal partiler haricinde, Lütherci ve Kalvinist geleneğin biçimlendirdiği (Kuzey Batı) Avrupa’nın siyasal dili karşılıklı saygının ‘political correctness’ dilidir. Evrensel norm ve değerleri içselleştiren bu dilde kullanılan üslup, eleştiri biçimi ve siyasal aktörlerin birbiriyle olan ilişkisinde kişiye yöneltilen sözlü taciz, tehdit ve küfürbazlık etik dışı eylemlerdir ve siyasetçiye itibar kazandırmanın aksine önemli derecede itibar kaybettirir. Türkiye’nin siyasal kültür ve genel kültürün etkileşimiyle kendisini besleyen kısır döngüsü içinde ise ahlaki kodlar, norm ve değer yargıları aksi yönde kristalleşmiştir. Burada kavgazan tavırlar, sözlü kollektif veya bireysel taciz, parlamenter iletişimin güçlülüğü simgeleyen ve böyle kabül gören en doğal biçimidir. İnsaf sınırlarını aşan ithamlar, bayağı bir üslupla gerçekleştirilen suçlamalar parlamento oturumlarında ve grup toplantılarında tanık olduğumuz bir durumdur. En iyimser yaklaşımla ‘kabalık’ diyebileceğimiz bu durum Türk siyasetinin dilidir. CHP’nin genel başkanı Kılıçdaroğlu ve Avrupa Parlamentosunda Sosyalist ve Demokratların İlerici ittifakı fraksiyonu genel başkanı Hannes Swoboda arasındaki tartışma tam da bu kesişme noktasında gerçekleşmiştir.

Kılıçdaroğlu’nun, yukarıda açıklamaya çalıştığım siyasal kültürün tüm özelliklerini barındıran, bu kültürün iyi kötü sarmalında hapsedilmiş düşünsel kalıplarını yansıtan ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı şahsen hedef alan konuşmasına - bunun tersi de alıştığımız bir durum - Swoboda çok sert bir tepki göstererek Kılıçdaroğlu’nun Başbakan’ı her türlü nüansdan yoksun bir şekilde Suriye başkanı Beşer Esad’a benzetmesine karşı çıkacak ve "Politikaları meşru olarak eleştirilse de Erdoğan, Suriye halkına yönelik savaş ve teröre devam eden Esad'la kıyaslanamaz" diyecekti. CHP yetkililerinin Swoboda'nın Başbakan Erdoğan'ın "avukatlığını yaptığı" yönündeki açıklamaları konusunda ise "Tam anlamıyla saçmalık. Erdoğan ile ilgili eleştirilerimi defalarca dile getirdim, ancak kişiliğine saygı duymak zorundayım. Sayın Erdoğan, demokratik bir ülkenin demokratik yollarla seçilmiş başbakanıdır. Kendisine yönelik tüm eleştiriler bir yana, Erdoğan'ı cani bir diktatörle kıyaslayamam" diyerek political correctness’ın ahlaki kodlarına uyumlu bir davranış sergileyecekti.

CHP’nin devam eden tepkileri son dönemde tanık olduğumuz çelişkiler sarmalının devamı niteiğindeydi. CHP’nin sözcüleri “CHP Swobodagillerin çizdiği çizgiyi izlemeyecektir. Demokrasi ve özgürlük mücadelesine devam edecektir”. “Swoboda AKP’nin 64. akil insanı olarak görev yapmaktadır”. “Kafaları sulanmış Avrupalı solcular”. “Her türlü emperyalist projenin adım adım yaşandığı coğrafyada direnmememizi istiyorlar” gibi formülasyonlarla demagojinin anlamsız, ikna etmekten çok tepkiye neden olacak terminelojisine sarılacaklardı.

CHP sorunun karşılıklı görüşmelerle çözümü yerine, gene siyasal kültürünün haklı ve üstün olma içgüdüsünün çatışmacı cazibesine kapılırken Swoboda “benim tartışma için belirli standartlarım ve seviyelerim var” diyecekti. Konuyla ilgili yorumlarda CHP’nin ve genel başkanı Kılıçdaroğlu’nun ‘sosyal demokrat’ bir partinin lideri olarak Avrupa sosyalistlerine karşı önemli kredibilite kaybı yaşadığını anlıyoruz.

“Bu arada, kah Papa heykeli önünde önünüze ne konulursa, sorgulamadan imza atıyorsunuz. Kah size verilen Haçlı görevi komutanlığı görevini Müslüman kanı akıtma pahasına Ortadoğu’da celallenerek taşımaya çalışıyorsunuz”. CHP Sözcüsü Haluk Koç’un konuyla ilgili bu sözlerini ise üzülerek aktarıyorum. Çünkü bu sözler sadece siyasal kültürümüzün fakirliğinin, basitliğinin, basit olduğu kadar da bayağılığının bel altı ürünleri değildir. Bu sözler, birzamanlar Cumhurbaşkanı Gül’ün kökeninde Ermeni dölünün aranması gibi bağlamı ve çağrışımı açısından açık bir nefret söylemidir. Bu sözlerin, Wilders veya Le Pen gibi Avrupa islamafoblarının söylemlerinden fazla bir farkı yoktur. Avrupa sosyal demokrasisi nefret söylemlerine müsamaha göstermez.

Ayrıca Swoboda’nın açıklamaları CHP’nin çelişkiler sarmalını özetler niteliktedir. "Şimdi bakın. CHP’nin Türkiye’yi ileriye götürmesi, modern Türkiye için çalışması lazım. Gerilerde kalmaması lazım. CHP bölünmüş durumda. Türkiye’yi açıklığa kavuşturmak lazım. Türkiye’yi daha demokratik, Kürt sorunun çözüldüğü bir noktaya çekmek lazım. Kürt sorununun barışçı yollardan çözülmesi lazım. CHP Türkiye'nin sorunlarının çözümü noktasına daha aktif olmalı engelleyici bir görünüm vermemeli. Kılıçdaroğlu yeni CHP için aslında çok çalışıyor. Bunu denedi. CHP’deki sorunları çözmeye çalışıyor. AP Sosyalist Grubu olarak bizim savunduğumuz değerler ve prensipler var. Bunlardan ödün veremeyiz. Dayanışma, sosyal değerler vs… CHP’nin iktidara gelmesi lazım. Bunun için ileriye bakan Türk halkını yanına çeken bir parti olmalı. Sonuçta şu soruyu sormak lazım. Eskisi gibi kalıp yola mı devam edeceksiniz. Yoksa ileriye bakan bir parti olarak mı yolunuza devam edeceksiniz. Eğer eskisi gibi yola devam edeceksiniz. İktidara gelmenizin çok zor olduğunu görmeniz gerek. Sonuçta CHP eğer iktidara gelmek istiyorsa değişmeli. Bu değişimi de CHP kendisi yapmak zorunda. CHP’nin yeni Anayasa ve Kürt sorunun çözümlenmesinde öncü rolü oynaması gerekiyor. Geçmişe değil ileriye bakan CHP’ye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum” demektedir Swoboda.

Onun düşüncelerinin karşısına Antalyalılar'a seslenen Büyükşehir Belediye Başkanı CHP’li Mustafa Akaydın’ın düşünsel yapısını yerleştirelim. “Biz ipleri Obama'nın elinde Başbakan istemiyoruz. Biz işi bitince tuvalete süpürülecek Başbakan da istemiyoruz. Biz adam gibi adam istiyoruz, adam gibi adam. Antalya halkı, Kuvayi Milliyeci Türk vatandaşlarıdır. Ne mutlu Türküm diyene. Ne mutlu Antalyalılara, ne mutlu Türk bayrağı gölgesinde yaşamak isteyen her türlü Türk vatandaşına. Azim ve irademizi zorlamasınlar, 19 Mayıs 1919'da olduğu gibi bir 19 Mayıs daha gelir, gerekirse Antalya Limanı'ndan da Anadolu topraklarına çıkarız". Bu iki yaklaşım arasındaki yapısal fark bize (neo) Sosyal Demokrasi ve CHP bağlamında gerekli dersi verdiği gibi, CHP bünyesindeki temel çelişkiyi de açıklamaya yeterlidir. Korkarım Türkiye yeni anayasasını referandumla kabul ederken, başkanlık sistemine geçerken, CHP hala Türk bayrağı gölgesinde yaşamak isteyen her türlü Türk vatandaşıyla Samsun’a gidecek bir gemi bulma çabasında olacak.


Aydın YENAL

21.05.2013

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.