Hitler'in Filozofları*

15 Şubat 2019 16:32 / 991 kez okundu!

 

 

Filozof kelimesi Türkçede genellikle müspet çağrışımlar yapar. Filozofların üstün kavrama ve akıl yürütme kabiliyetine sahip olduğu varsayılır. Bu vasfın onlara otomatikman bir taraftan çelişkilerden ve havanda su dövmekten uzak mükemmel bir düşünce sistemi geliştirme gücü verdiğine diğer taraftan insanî ve ahlâkî değerlere derinden bağlı ve hoşgörülü olma niteliği kazandırdığına inanılır. Gerçekten böyle midir? Her filozof hem geniş bilgiye, derin bir kavrama ve tahlil kabiliyetine malik hem de, ilâveten, temel insanî, ahlâkî değerlere de kuvvetli bir bağlılık gösteren bir insan mıdır?

 

****

 

Hitler’in Filozofları*

 

Filozof kelimesi Türkçede genellikle müspet çağrışımlar yapar. Filozofların üstün kavrama ve akıl yürütme kabiliyetine sahip olduğu varsayılır. Bu vasfın onlara otomatikman bir taraftan çelişkilerden ve havanda su dövmekten uzak mükemmel bir düşünce sistemi geliştirme gücü verdiğine diğer taraftan insanî ve ahlâkî değerlere derinden bağlı ve hoşgörülü olma niteliği kazandırdığına inanılır. Gerçekten böyle midir? Her filozof hem geniş bilgiye, derin bir kavrama ve tahlil kabiliyetine malik hem de, ilâveten, temel insanî, ahlâkî değerlere de kuvvetli bir bağlılık gösteren bir insan mıdır?

Tek kelimeyle ve kesin olarak hayır. Paul Jones’un Entellektüller kitabı başta olmak üzere birçok kaynak bazı meşhur isimlerin bıraktığı izleri sürerek böyle olmadığını gayet iyi göstermekte. Ben bu yazıda filozofların fikir gücünü ve tutarlılığını bir yana bırakıp, ikinci nokta, yani insanî, ahlâkî değerlere saygı ve hürmet üzerinde odaklanacağım.

 

Filozof Ayrıcalığı

Filozof olmayan insanlar arasında olduğu gibi filozoflar arasında da zayıf karakterli, ahlâkî değerleri kolayca ve keyfince çiğnemeye hazır insanlar bulunur. Ne var ki, filozoflar diğer insanlardan iki bakımdan ayrılır. İlk olarak, başka insanlarda yakışıksız/yanlış bulunan özellikler/davranışlar onlarda ilgi çekici aykırılığın, renkliliğin ve hatta hikmetin işareti olarak görülebilir. İkincisi, filozoflar birçok insanı etkileme ve peşlerinden sürükleme gücüne sahip olduğundan, sıradan insandaki kötü özellikler, davranışlar filozoflarda pek çok insana zarar verecek felaketlere dönüşebilir veya, en azından, bu tür felaketlere destek sağlayabilir. Bütün bu söylenenlerin tecessüm etmiş bir örneği olarak Fransız filozof J. J. Rousseau’ya işaret edebiliriz. Rousseau’da bulunan yalancılık, vefasızlık, asalaklık, sorumsuzluk ortalama bir insanda tezahür etse diğer insanlar onunla belki selamı sabahı bile keser ve yollarını ayırırlardı. Ancak, Rousseau tüm bu kanıtlı özelliklerine rağmen düşünce tarihine geçti, felsefe derslerine demir attı. Bu garip Fransızın teorileri de, Fransız İhtilâli üzerinden, iyilikten çok kötülüğe yol açtı. Siyasî muhaliflerin ideolojik olarak şeytanlaştırılmasına ve kriminalize edilmesine Rousseau’nun siyasî felsefesi büyük katkılarda bulundu.

Şüphe yok ki, filozoflar, çoğu zaman, kötülükleri bizzat ifa etmedi. Eline silah alıp insan öldürmedi. Kendi elleriyle işkence yapmadı. Oraya buraya bomba yerleştirip patlatmadı. Aslında bazıları bunları istiyordu, içlerinde militan bir ruh vardı, ama tabiatları ve yetişme/yaşama biçimleri buna izin vermezdi. Buna karşılık, bu sayılanları onlar adına/hesabına başkaları icra etti ve ilgili filozoflar bazen farkına varılan, bazen varılmayan şekillerde yapılanları onayladı, fikren besledi ve destekledi.

Filozofların kötülüğe fikrî ve fiilî destekleri epeyce ihmâl edilen bir araştırma konusu. Bu bakımdan araştırmacıların/yazarların onlara pozitif ayrımcılık uyguladığını söylemek yanlış olmaz. Çok şükür, zaman zaman bu pozitif ayrımcılığa kafa tutanlar çıkıyor ve biz de onlar sayesinde filozofların tarihin karanlıklarına gömülmek istenen karanlık yönlerinden haberdar oluyoruz. Bu isimlerden biri olan Yvonne Sherratt’ınHitler’in Filozofları adlı mühim çalışması Özge Eldaş tarafından başarıyla Türkçeye aktarıldı ve Say Yayınları tarafından basılarak piyasaya çıkartıldı. Tipik bir akademik çalışma olmayan kitap, Hitler’e, Alman nasyonal sosyalizmine çeşitli seviyelerde destek veren Alman filozofların izini sürüyor. Hem bu izlerden hem de başka çalışmalarda ortaya çıkan benzer bilgiler bu konuda ufkumuz açıyor.

Bu izlerden bahsetmeden önce, iki noktaya dikkat çekmekte fayda var.

 

Filozof Var Filozof Var

İlki şu: Türkçeye ‘philospher’ kelimesini çoğu zaman filozof olarak çeviriyoruz, ancak, bu, birçok durumda,  kafa karışıklığına yol açabilir. Kelime sıradan kullanımda filozof değil felsefeci/felsefe çalışan anlamına geliyor. Hemen her filozof felsefe çalışmış/çalışıyor ama her felsefe çalışan filozof değil. Örneğin, felsefe bölümlerinde genel olarak felsefe okutan hocalar ve okuyan öğrenciler vardır, ama filozof ya hiç yoktur ya da çok azdır. Dolayısıyla, kitap, aslında, anlam itibariyle, Hitler’e destek veren filozofların ve felsefecilerin peşinden gidiyor, içinde ismi geçen tüm filozoflar birer felsefeci ama her felsefeci bir filozof değil.

İkinci nokta felsefecilerin açık fikirli, müsamahalı, kavrayışlı olacağı batıl inancı. Bu inanışa göre insanlar ne kadar çok felsefe okur ve çalışırsa o kadar mütevazı olur. Radikallikten uzaklaşır; başka fikirlere ve hayat tarzlarına daha fazla tolerans gösterir. Felsefeden böyle etkileneler olmuş olabilir. Ama en az onlar kadar tersine etkilenmiş olanlar da vardır. Bazı durumlarda felsefe okumak bağnazlığı, kesin hükümlülüğü teşvik etmekte. Bir çırpıda bunun örneği olacak bir sürü ‘büyük’ felsefeci ismi sayabilirim. Bu yazının yararlandığı kitap bunu daha sistematik biçimde yapıyor. Ayrıca meselâ ülkemizdeki felsefe bölümlerine balarsak en bağnaz bazı kafaların oralarda yuvalandığını acıyla fakat kolayca görebiliriz. Bu yüzden, bana kalsa, felsefe eğitimini mutlaka doğru dürüst bir sosyal bilim eğitimiyle takviye etmeye çalışırdım.

 

Filozof ve Sanatçı Hitler!

Kitaba dönelim. Kitapta en başta ele alınan şey, Hitler’in kişisel özellikleri. Hitler, felsefeyi seviyordu. Sanatla da –resim ve mimarî- ilgiliydi ama felsefeye ayrı bir sempatisi vardı. Bu yüzden, kendisi için, “filozof lider” tabirini kullandı. Sevenleri ve takipçileri de aynı yolu izledi. Hitler’e “filozof diktatör” de denmişti. Hitler’in bir diğer özelliği kitapları ve kitap okumayı da sevmesiydi. Avusturya’da (Linz şehrinde) birkaç kütüphaneye üye olduğu ve buralarda epeyce zaman harcadığı biliniyor. Kitaplara sevgisinin fizikî bir boyutu da mevcuttu. İyi baskılı ve güzel ciltli kitapları temin etmeye, elinin altında bulundurmaya çalışırdı ve kendisine zaman zaman verilen bu tür hediyeleri memnuniyetle karşıladı. Kavgam adlı kitabını da felsefî bir kitap olması amacıyla yazdı ve öyle gördü. Kitabın yazılma yeri hapishaneydi. Hitler hem gelecekle ilgili planlar yapma hem de kitap okuma fırsatı bulduğu kısa süreli (bir yıllık) mahkûmiyetinde muhtemeldir ki felsefî bakımdan da zirveye çıktığına inandı. Ancak, Kavgam’ı sadece bir felsefe kitabı, bir otobiyografi olarak değil aynı zamanda bir propaganda aracı olarak tasarladı. Nitekim kitap zamanla Nazilerin İncil’i hâline geldi. O kadar ki, ülkemizdeki durumlara benzetmek gibi olmasın, yeni evlenenlere ve askerlere hediye olarak verilmeye başladı.

Hitler tarihi ilerletenin şiddet, savaş, kan olduğuna inanmıştı. Onun düşünce dünyasında şiddet hayatın özüydü, insanın karakter özelliklerini geliştirecek ana gücün simgesiydi. Alman milletinin (daha doğrusu saf Aryan ırkının) ise dünyada özel bir yeri vardı. Alman milletinin omuzuna, hem kendine, hem de tüm dünyaya ilişkin görevler ulusun tarihi ve kanı tarafından bindirilmişti. Ancak, zamanla, Almanların o üstün, titizlikle korunması gereken özellikleri bozulmuştu ve daha fazla bozulma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Bunun önlenmesi ve Alman ırkının yabancı, bozucu, yozlaştırıcı unsurlardan arındırılması gerekliydi.

 

Yahudi Düşmanı Hitler

Hitler’in bu fikirlerle varacağı ilk yer, Alman siyasî birliğini ve toplumsal bütünlüğünü sağlayacak güçlü bir devlet, ikincisi ise Alman değerlerinin yozlaşmasına sebep olmuş bir günah keçisiydi. İlki Üçüncü Reich’da (Cumhuriyet’te) ikincisi ise Yahudilerin önce tecride sonra imhaya tabi tutulmasında tecelli edecekti. Almanların ihtiyacı güçlü lider (Millî Şef- Führer- Ulu önder) idaresinde işleyecek bir devlet ve Yahudi toplumunun bedenen, Yahudiliğin Alman kültürü, bilimi, sanatı, hayatı üzerindeki tesirlerinin ise kültürel olarak yok edilmesiydi.

Ancak, Hitler bu çılgın fikirlerin ilk müellifi, tek teorisyeni olmaktan uzaktı. Alman birliği ve bütünlüğü zaten asırlardır bir saplantı olarak Alman aydınlarının kafasını kemirmekteydi. Yahudi karşıtlığının fiziksel kökleri de daha eskilere ve derinlere gitmekteydi. İnsanın söylemeye dili varmıyor ama, 18. Yüzyıl’ın büyük Alman düşünürü I. Kant’ta dahi bunun işaretleri mevcuttu. Hitler Kant’ın Yahudileri “akılsız, mantıksız, ahlâksız ve Almanlarla eşitsiz” bulan görüşlerinden çok keyif aldı ve yararlandı. Bununla beraber, bazı düşünürler ve felsefeciler Hitler’in üzerinde daha belirgin şekilde etkili oldu. Bunların en önemlilerinden biri Hegel idi. Onun hem devleti bireye önceleyen güçlü devlet ihtiyacı vurgusu hem de tarihî gelişmelerin çatışmadan beslenmesi fikri Hitler’e derinden tesir etti.

 

Filozofsever Hitler!

Hitler’in Yahudi aleyhtarlığının oluşmasında ve semirmesinde J. G. Fichte, Arthur Schopenhauer ve L. A. Feurbach’ın görüşleri rol oynadı. Marx’ın Yahudi aleyhtarlığı, Hitler Marx’a fazla değer vermese de, bir bonustu. Ünlü besteci ve düşünür R. Wagner de bu yolun yolcusuydu. Aynı çizgide Oswald Spengler’in adını da zikretmek gerekir. Kısaca, Hitler’in öncesinde Yahudi aleyhtarı bir düşünce ve kültür ortamı zaten hazırlanmıştı. Yazarın ifadeleriyle, I. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da fikir hayatı şu durumdaydı: “Aydınlanmadan romantizme, milliyetçilikten bilime dek Alman düşünce sisteminin her köşesi Yahudi karşıtı fikirlerle doluydu. Mantıklı ya da tutkulu kişilerin, idealistlerin veya Sosyal Darwinistlerin, en kültürlü ya da en kaba insanların hepsi Hitler’e hayalini pekiştirmesi ve gerçekleştirmesi konusunda fikir verdiler. Ulusun geçmişinde güçlü devlet, savaş, üstinsan, Yahudi düşmanlığı ve biyolojik ırkçılık teorileri kaynıyordu.”

Hitler Nietzsche’yi keşfedince daha önceki gözdesi, Alman dilinin saflığını koruduğu için göklere çıkardığı Schopenhauer’i bir tarafa bıraktı. Galiba bunun sebebi Nietzsche’de şahsî şeyler bulmuş olmasıydı. Onun Yunan hayranlığını paylaştı. Güce ve yüceliğe sevgisini beğendi; gücün ve yüceliğin Alman milletinde tecessüm ettiğini düşündü. Hayat tarzında da onu taklit etmeye, meselâ doğada tek başına yürüyüşlere çıkmaya başladı. Konuşmalarında onun sözleri sık sık belirir oldu: “Güç iradesi”, “üstün ırk”, “köle ahlâkı”, “yiğitçe yaşama mücadelesi”, “Hristiyan acıma ahlâkına karşı durmak”… Almanların Führer sisteminin en büyük Führeri, Nietzsche’nin demokratik iktidarlara eleştirilerini, şiddet ve savaşı övmesini, güçlü bir “üstinsan” yönetiminde dünyaya hâkim olacak “üstün ırkın” gelişine dair kehanetlerini sevdi. Bu akıl hastası filozof kız kardeşi tarafından düzenlenip yayımlanan notlarında yönetici sınıfını, “yeryüzünün efendilerini”, “insan üzerinde birer sanatçı gibi çalışabilecek tiranları” eğitmekten bahsediyordu.

İngiliz bilim insanı, düşünür Charles Darwin’in fikirlerini bir görüşe göre geliştirerek bir diğer görüşe göre çarpıtarak ırkçılığa taşıyan Ernst Haeckel de Hitler’in fikir dünyasının inşasına taşlar koydu. Bu zat ırklar arasında amansız bir mücadele olduğuna ve zayıf ırkların güçlü ırklar tarafından tasfiye edileceğine kaniydi. Irk ıslahını gerekli görüyordu. Kitlesel ötenaziyi savundu. Irkı zayıflardan ve hastalardan korumak gerektiğini iddia etti. Antik Yunan’da buna benzer bir uygulaması olan Sparta’ya imrendi. Biyoloji kanunlarını beşerî dünyaya uygulayan bir siyaset istedi. Hitler bu beklentiye bir ölçüde cevap olacak politikalar izledi.

Bütün bunlardan daha da ilginci, Hitler’in iktidara gelişinden hemen önceki ve hemen sonraki yıllarda bazı felsefecilerin alanda, yani siyasette yaptığı katkıydı. Tersinden bakıldığında, Hitler’e teslim olmayan Alman asıllı bilim ve fikir insanları ile Yahudi asıllı felsefecilere, filozoflara, akademisyenlere reva görülen muameleler ve bu muameleleri bizzat yapan, onlara ortak olan veya sessiz kalan iş ve sosyal ortam arkadaşlarının durumu ve tavrıydı. Belki de insanlık testi asıl burada yaşandı.

 

Hitlersever Filozoflar!

Kendisinin bir “üstinsan”, Almanların bir “üst ırk” olduğuna inanan Hitler, toplumsal hayatın hiçbir alanını kontrolü dışında bırakamazdı. Öncelikle denetim altına alınması gereken yer okullardı, bilhassa üniversitelerdi.

Naziler eğitim sistemini endoktrinasyon yatağına dönüştürdü. Eğitimin Nazileştirilmesinin en önemli aracıHitler Gençliğinin Eğitimi için Resmî El Kitabı idi. Kitap tek kişinin eseri değildi; çok sayıda Nazi profesörü ve eğitmeni tarafından hazırlanmıştı. Üniversite öncesi okullarda ve üniversitelerde işlenen ana konuları kapsayan bir endoktrinasyon rehberiydi. On dört-on sekiz yaş arasındaki tüm çocukların eğitiminde kullanılması zorunluydu.

Hitler’in baş ideoloğu felsefeci A. Rosenberg üniversitelerin Nazileştirilmesi için tipik bir

Alman profesörü olan E. Krieck’i görevlendirdi. Bu zat bireyci görüşlerden nefret etmekteydi. Ulusalcı ve etnik çizgilere dayanan “organik” bir toplum anlayışına sahipti. “Gelecekte Alman halkının kendini gerçekleştirmesine hizmet etmeyen ve önemini ondan almayan hiçbir zekâyı, kültürü ve eğitimi tanımayacağız” demekteydi. Ancak, üniversitelere egemen kılınacak zihniyet daha fazlasını istemekteydi. Bunun ne olduğunu yine bir felsefe profesörü olan W. Schulze-Sölde şöyle ifade etti: “Alman insanı ve İskandinav ırkı dünya görüşlerinin geçerliliğinin genel ölçütüdür.”

İşte bu anlayışla, üniversite yönetimlerine Nazi akademisyenler yerleştirildi. Yahudi hocalar ya işten atıldı ya da emekliye sevk edildi. Bunlar arasında M. Heidegger’in hocası ve arkadaşı E. Husserl de vardı. Hem hayatta olan felsefecilerin hem daha önce yaşamış felsefecilerin -meselâ 17. Yüzyıl’ın Yahudi asıllı Hollandalı filozofu B. Spinoza’nın- çalışmalarından kaynaklandığı düşünülen “Yahudi unsurlar” müfredattan çıkartıldı. Yahudi akademisyen T. Lessing suikast düzenlenerek öldürüldü.

Hitler’in, meşruluğunu ve üstünlüğünü felsefî ve hukukî olarak tescil edecek iki tanınmış isme ihtiyacı vardı.  Meşhur felsefeci M. Heideger ve hukukçu C. Schmitt bulunabilecek en iyi isimlerdi. Heidegger Nazi iktidarına göz kırptı. Nasyonal Sosyalist Parti’ye üye oldu. 1927’de yayımlanan Varlık ve Zaman adlı eseriyle tanınmış ve itibar kazanmıştı. Nazilere katılmasının ödülü olarak Freiburg Üniversitesi rektörlüğüne atandı. İlk konuşmasında Nazilere övgüler yağdırdı. Konuşma davetiyesinin arkasına Nazi Partisi’nin marşını bastırmıştı. Kendisini üniversitenin ruhanî lideri ve şefi ilân etti ve bu görevin gereklerinin ancak Millî Şef (Hitler) önderliğinde yerine getirilebileceğini ekledi. 1933-34 öğretim yılı başında Freiburg Üniversitesi’nin şefi olarak öğrenci gazetesinde şunları yazdı: “Ulusun aslî varlığının kurtuluşu ve devletin iç gücünün artması için kendinizi feda etme konusunda cesaretiniz daima artsın… Millî Şef Almanya’nın gerçeği, bugünü, yarını ve yasasıdır… Yaşasın Hitler.”

Heidegger, Nazilerle ilişkilerine zarar verir endişesiyle, hocası ve arkadaşı E. Husserl ile tüm ilişkilerini kopardı ve bunu Husserl’e karısının götürdüğü acı bir notla bildirdi. Rektörlük odasına oturup Nazi polisine arkadaşları hakkında ihbar ve şikâyet mektupları yazdı. Üniversite çalışanları için ahlâk kuralları listesi hazırladı. Üniversitede SS birlikleri oluşturulmasına ve sembolik silahlarla öğrencilere askerî tatbikatlar yaptırılmasına izin verdi.

Hediegger’in hukuk alanındaki eşi C. Schmitt’ti. Bu ünlü hukukçu 1 Mayıs 1933’te Nazi partisine katılarak Hitler’in saygı duyulan bir hukukçudan destek ihtiyacını giderdi. Güçlü ve bağımsız devlet fikrini destekliyor, modern toplumlarda devleti merkeze koyan Hegel’in takipçisi olarak görülüyordu. 10 Mayıs’ta Nazi öğrenciler Yahudi yazarların kitaplarını yaktı. Schmitt onları destekledi. “Nasıl sahte Alman parası basmak bir kalpazanı Alman yapmıyorsa, Almanca eserler yazmak da Yahudi yazarları Alman yapmaz” dedi. Tek parti devletinin 20. Yüzyıl devleti ve Alman birliğini sağlamak için atılması gereken bir adım olduğunu ilân etti. Hitler diktatörlüğünü meşru ve parti-devlet aynılaşmasını haklı gösterecek hukuk çalışmaları yaptı. Nazilerin muhaliflerini öldürerek “temizlemesine” hukukî kılıf uydurmak amacıyla siyasî cinayetin “idare hukukunun en üst şekli” olduğunu yazdı.

Carl Schmitt hakkında önemli bir çalışmaya imza atan Eva Imbsweiler şu tespitleri yapıyor: Schmitt siyasal liberalizmin temel taşlarından olan bireyciliğe şiddetle ve kökten muhalifti. Weimar Cumhuriyeti anayasasında benimsenen insan haklarına da bu yüzden karşıydı. İtalyan faşizminden esinlenen bir total devleti onaylamaktaydı. Total devletin 20. Yüzyıl’ın politik formu olacağına inandı. Bir başka Alman düşünür olan Werner Sombart gibi kültürel ve coğrafî (başka bir adlandırmayla antropolojik) bir ırk (özdeşlik) (ark) olgusuna inandı, toplumsal homojeniteyi destekledi. Schmitte’e göre devletin görevi eşsiz özelliklere sahip olan halka dayanarak bir bütün olarak ahlâkı yücelten ve devletin kuvvetler ayrılığı ve insan haklarıyla sınırlanmasına izin vermeyen bir hukuku uygulamaktı.

 

Hesap Sorulmayan ve Vicdan Azabı Çekmeyen Filozoflar

Nazi Almanya’sı savaşta yenilerek çöktü. Bazı Naziler yargılandı ve Alman devletinin çeşitli yolardan engellemeye çalışmasına rağmen sınırlı da olsa bir denazifikasyon süreci yaşandı. Ama ne Heidegger ne de Schmitt ciddî şekilde yargılandı. Batı ittifakı işleri Almanların eline bırakınca, Alman yönetimi olan biteni unutturmak, Nazilerin temizlenmesini önce savsaklayıp sonra dosyayı tamamen kapatmak için elinden geleni yaptı. Haksız yere üniversitelerden tasfiye edilmiş Yahudi akademisyenler ya hiç geri dönemez ya da büyük zorluklarla karşılaşırken, Nazilerin çoğu eski yerlerine -hatta daha iyi makamlara- yerleştiler; asla özür dilemeden, pişmanlık ve utanç beyan etmeden hayatlarını sürdürdüler. Heidegger ve Schmitt de hiç bir zaman nedamet getirmeyen ve özür dilemeyen kimseler arasındaydı. Schmitt,  üstelik, denazifikasyona da karşı çıkanlardandı.

 

Engizisyon Mahkemesi Olma da Unutma da!

Şüphe yok ki, engizisyon mahkemesi mantığıyla hareket edip insanların tüm hayatını sınırlı bir döneme dayanarak değerlendirmemek, yargılamamak lâzım. Heidegger ve Schmitttt başta olmak üzere iştahla Nazi olan veya Nazi rejimiyle şu veya bu sebeple (oportünizm, ideal birliği, korku vs.) işbirliği yapan düşünürlerin fikir sepetlerinde dikkate almaya değer, temel insanî değer ve kurumlarla bağdaşan, onlara destek veren şeyler de bulunabilir. Onlardan da yararlanmak gerekir. Ne var ki, böylesine büyük isimlerin vahşete ve despotizme sempati duymalarını,  payanda ve destek olmalarını unutmak ve affedilebilecek kusurlar arasında görmek de vicdana sığmaz…

*Yaklaşık üç yıl önce 3 bölüm hâlinde yine Yeni Yüzyıl’da yayınlanmış olan bu yazıyı birleştirerek ve geliştirerek tekrar yayınlıyorum.

 

Atilla YAYLA

gazeteyeniyuzyil.com

13.02.2019

 

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.