Mahzun şehirler
30 Aralık 2011 11:51 / 270 kez okundu!
Mekan ve insanın el birliği ile meydana getirdiği eserlerden sonuncusu, tarihe, insana, mekana, sürekli bir var oluşa yön veren, bazen sonuç bazen sebep olan şehirler… İnsanın mekanda en önemli nişânesidir şehirler.
Tarihi kimi zaman tazeleyip yön vermiş kimi zaman bir emre boyun eğip yakıp yıkılmış, beraberinde tozlar altında bir daha belki çıkmamak üzere kalmış kültürler, hatıralar, bir genç kadının yarım kalan oyasında saklı kalan hikayeler, bir su birikintisinde gülümseyen bir gül yaprağı, yeryüzüne düştüğü gibi yükselen şehrin sakin ruhları… Kentin sahip olduğu öyle çok olgu, öyle çok olay, öyle çok hatıra ve dünya vardır ki bir kentin sadece binalardan, yollardan ibaret olabileceğine, böyle bir geçmiş altında yerinde sabırla durabileceğine, taşın üstünde bir başka taşın sadece su ile karılmış bir harç ile beraber öylece, sessizce, durabileceğine inanamaz insan. Elbet vardır bu taşların da bir hame'in mesnûnu der ve düşünür.
Düşünür.
Geçmişte atalarının düşüncelerinin kurduğu şehirler gibi düşünür. Düşünceleri şehirlere gebe kalan atalarının izinde, mekan üzerine varoluşsal kaygılarının son durağı şehirlere ulaşır sonunda. Bir suyun kenarından ve bereketli topraklardan, nerden nereye der ve her şehri Mezopotamya'nın torunu gibi düşünür belki de.
Şehirler insanın elini tutmuş ilerlerken insan şehirleri gitmek istediği yere götürür, olmak istediği yerde kondurur ve onu orada besler, yükseltir, biraz savaş serper en değerli topraklarına, biraz hafta sonu kestane kokan evlerde çocuk gülüşleri dağıtır, bazen kartonların altında haklı öfkeler ve kirli sakallar saklar, bazen eteklerinden geçenleri yüksek rakımdan seyreden dolgu topuklu dağlar ile böbürlenir, biraz ölümler ile pürüzlenir yolları, bazen halkına diyet yaptırır yüzyıllık rejimleri bozdurur, bazen dağların gerisinde dağlar yıkılmadıkça kirlenmesin diye saklar onları. Onlara kimler sahipse ellerinde yazılır zavallı şehirlerin kaderleri.
Kimi zaman şehirlerin içlerinden ‘’Bir su alıp götürse şu üzerimdeki taşları, şu soğuk rütbeleri, duygudan yoksun postalları ile her adımında ben suçuna ortak eden ayakları, harıl harıl çalışan bankaları, bir aşağı bir yukarı hareket eden asansörleri ile gözü dönmüş gibi yerinde duramayan apartmanları, durup durup toğrağımı yapıp bozan belediye makinalarını, vefasız toprak ağalarını alıp götürse‘’ dediklerini düşünüyorum. Bu benim hayal gücümün oyunları olabilir ama bence emin olmayın...
Bir gece hepimizi kapıya koyarsa haklı sebepleri olacaktır. Geçmişte silinen şehirler gibi dayanamayıp isyan ederse, ilk önce bizim misafirverper tavrımızın boğazına doldurduklarını kusacaktır. Ondan sonra yüzme bilsek de farketmez. Nefret, savaş, kirlilik, ırkçılık, kurallar, kaideler, trafik, toprakla boğulmuş denizler, birbirini tanımadığı halde her an birbirini dövmeye müsait şehrin insanları, gecesi ve gündüzünde farklı yaşamların sürdüğü sokaklar, bir yanda yalılar, bir yanda varoşlar, bir yanda gevrek bir yanda elit sofralar, besmelesiz alışverişler, alışverişli ibadetler... Buna şehir dayanır mı vicdanı varsa. Vicdanlı şehir mi olur ? Bilmem…
Biliyoruz her şehir ya baskıcı ya da katılımcı düşüncenin ürünüdür. Belki de bu yüzden herbirine farklı farklı yaftalar buluyoruz. Baskıcı düşüncenin eseri olan şehirlerin adları değişse de hepsi aynı kaynaktan beslenmektedir. Gavur, yobaz, adam çıkmaz, geri kalmış…
Kendilerine hakim olma düşüncesi şehirlerin rahatça nefes almasına izin vermez ve ergenliğinin ilk yıllarında yıkılması yasak olan putlar çıkıverir topraklarının yağlı yerlerinde. Eğer bu söz konusu rahatsızlık yok edilmezse, hayatı boyunca kaprisli, tepeden bakan, isyankar, modern, elit, jakoben, ne olduğunu bizim de anlayamadığımız insanlara ev sahipliği yapmak zorunda kalır. Bu insanların küflü hatıraları bir bir şehrin omzuna yüklenir ve bir köşesinde ötelenen diğer bir köşesinde sonlanan ‘başkalarının‘ hikayelerini gizlice yolların altına süpüren ve kendilerince ‘bu ülkede aslolan’lar, zaferlerini şehirlerinin kordon boylarında tokuştururlar. Onlar öylece eğlenip dururken, şehirlerin özlem duyduğu düşünceleri görüşmeye almadıklarından olsa gerek ya da sen şu’cusun sen bu’cusun, senin şuranda bu var, o kafanın içidenkileri çıkarmadıkça görüşemezsiniz gibi bahanelerle kapıdan geri çevrildiklerinden olsa gerek şehirler içlerinde haklı bir öfke biriktirmeye devam ediyorlar.
Az da olsa katılımcı düşüncenin düşüne hasret şehirleri rahat bıraksak, biraz uslu oynasak bahçede, taş üstüne taş dizmeyi medeniyet addedmekten vazgeçsek, bunu ilerlemek olarak algılamak hastalığından vazgeçsek, işçi ile işçi olsak, çocukla çocuk, gülsek birbirimize, camileri temiz tutsak, fıtratımıza ters enerjiler üretmesek, dağların eteklerine binalarlarla değil sofra bezlerimizle kurulsak ziyaret amaçlı, akarsuların önüne set vurmasak.
Tüm bunlardan ve kastettiğim şehirlerden ziyade, tüm bu hasretini çektiğimiz şehirlerden öte, savaşlara alet edilmese bu topraklar, artık yüz seneyi göremeyen kısa ömrümüzde. Katılsak onlara, elimizle, dilimizle, gönlümüzle barış içinde katılsak... Boynu bükük kalmış şehirlerimizi yasa boğmasak...
O şehirler ki, içinde çocukların öksüz ve yetim duygularını barındırır.
O şehirler ki, bizim elimizin altında farkına bile varamadığımız nimetlere günlerce şükreder... ‘’Elhamdülillah bugün silah sesiyle uyanmadı çocuklar...’’
O şehirler ki, her zaman yabancı ve ürkek kalır aynı ülke sınırlarının komşularına.
O şehirler ki, insanları rütbeli hedeflere kurban gidebilir ve bir hataydı diyerek üstünden bir kez daha geçilir.
O şehirleri, biz öteledik. Şimdi arayı bulmak da bize düşer.
Çok safça ve çocukça istekler di’mi. Elbette öyle... Ne zaman saf ve çocukça istekleri, heyecanları, sadeliği kaybettik o zaman politika, karmaşık bürokrasiler, kaideler, kalabalık yalnızlıklar, sınırlar, ataları kardeş olanların birbirinden nefret ettiği küçüçük dünyalar içinde kaldık.
Gecikmiş değildir, hala umut var.
Şimdi başlamalı. Diyarbakır’ı dinlemeli gözlerimiz kapalı. Arif abi notlar düşerken kalesinden…
Asya ARSLANTAŞ
30.12.2011



