'Yeni bir isim verdim sana'

24 Aralık 2012 14:56 / 1402 kez okundu!

 


Her sabah olduğu gibi yine erkenden kalktı. Tuvalete girdi önce. Sonra aynanın karşısında başını ellerinin arasına alıp parmaklarını açarak saçlarını arkaya doğru yatırdı. Sonra bir kaç kez elleriyle başına biraz da bastırarak adeta masaj yapmaya başladı. Akşam biraz fazla kaçırmıştı. Başı ağrıyordu. Bu masaj da iyi gelmişti.

Aynadaki görüntüsüne takılıp kaldı sonra. Görüntüsünde kaybolup yıllar öncesine gitmişti.
İki dönem bekledikten sonra üçüncü üniversiteye giriş sınavını başarmış ve istediği mimarlık bölümüne girebilmişti.
Daracık içiçe iki oda içinde altı kişilik bir ailede sıkıntılar içinde büyümüş, öğrenimini de aynı sıkıntılarla aynı evde tamamlamıştı.
Annesi ne zaman evin darlığından, yokluktan, yoksulluktan yakınacak olsa;
- Az kaldı anacığım bir mimar olayım sana kendi ellerimle saray yapacağım deyip avuturdu anacığını.
-Ah be oğlancığım sarayda falan gözüm yok. başımızı sokacak bir evcazımız olsun, bizim olsun derdi anası da her defasında.
Ali ne zaman böyle konuşsa gözlerine ışıklar dolardı Hatçe kadının.
Ne yazık ki annesi oğlunun mimar olduğunu göremeden öldü.
Ne zaman başı ağrısa annesi yere oturur iki bacağını açarak bacaklarınn arasına sırtı kendine dönük oğlunu oturtur parmaklarıyla alnından başlayarak başının arkasına doğru hafif bastırarak masaj yapardı. Kafasını annesinin göğsüne dayayıp ağrısı hafifleyinceye kadar öylece kalırdı ana kucağında.
Birden irkilerek kendine geldi. Bilinçaltı annesine götürmüştü onu. Eğildi musluğu açtı. Avuçlarını birleştirerek suyla doldurup yüzüne serpiştirdi.
Sonra bir daha bir daha derken yetmedi soğuk suyun altına kafasını soktu ve bir süre öylece kaldı. İyi gelmişti soğuk su. Dişlerini fırçalayıp aynaya bakmadan çıktı banyodan.
Doğruca balkona geçti. Bir sigara yaktı. Dolu dolu çekti ciğerlerine. Bir nefes daha bir nefes daha neredeyse yiyecekti sigarayı. Zor tutuyordu kendini.
Gözleri doldu doldu birden koyverdi kendini. Balkon demirine kafasını dayamış hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
-Ali, Aliiiii neredesin. Salih sesleniyordu içeriden. Ali’ nin yatağını boş görüp banyoda da bulamayınca endişelenmiş. Balkonda Ali’ yi görünce Salih;
-Ah be kardeşim sabahın köründe ne işin var balkonda. Ciğerlerine kastın mı var senin? Sabah sabah ne bu ya. Söndür şunu. Ne o, bak bakayım bana ağlıyormusun sen?
Ali Salih’ in sorusunu yanıtlayamadan sarıldı arkadaşına ve bir daha hıçkırarak gözyaşlarını boşalttı arkadaşının omuzuna.
Salih anlamıştı. Yine annesine hasreti depreşmiş Ali’ yi vurgun yemiş gibi çarpmıştı.

Yıllar su gibi akıp gitmişti annesinden sonra. Ya öncesi. Annesi henüz daha yaşıyorken Ali Mimarlığı bitirebilecekken araya bir darbe sıkıştırmıştı hayat.
İyiden güzelden hayattan ve insandan yana olmak sevdası bir çok arkadaşına olduğu gibi eylül diktatörlerinin kanlı elleriyle, karanlık zindanlarında boğulmuştu.
İşkence tezgahlarından geçmiş ve sonrasında da gizli örgüt üyeliğinden Altı yıl hüküm giymişti. Annesi uzun gözaltı süresince emniyet müdürlüğüne gidip gelmiş, hemen hiç bir mahkemeyi kaçırmamış ve sonrasında da ölünceye kadar oğlunu cezaevinde ziyaret etmişti.
Her ziyaretinde annesine çok gördüler anacığım, sana bir saray yapmamı çok gördü bu namussuzlar.
Beni tıktılar buraya ama sen meraklanma ben sana her gün yeni bir saray çiziyorum burada. Bir çıkayım önce okulu bitirecem sonra da sana bir saray diyecek oldumu;
-Aman oğlancım sen sağ ol sağlıklı ol yeter. Hele bir buradan sağ salim çık başka ne isterim. Ben evden de saraydan da vazgeçtim sen dön yeter diye keserdi oğlunun sözünü.
Bir yıldan fazla bir zaman oldu içerden çıkalı. Henüz daha fakülteye devam etmek için verdiği dilekçeye cevap gelmemişti.
Dün gece eski arkadaşlar yeniden bir araya gelmişler anılar uçurmuşlardı gece yıldızlara.

Ne güzel günlerdi onlar. Hani her defasında dünyaya yeniden gelsem hiç düşünmeden aynı sevdanın peşine takılırdım diye düşündü hep.
Oysa kendine itiraf edemiyordu bir türlü. Hayat akıp gidiyordu kendi bildiğince. Hiç bir şey eskisi gibi değildi. Uğruna ölümü göze aldıkları partileri eriyip yok olmuştu.
Bir türlü aklı almıyordu. Nerede o meydanlara yüzbinleri toplayan güç. Meydanlara akan insanlara ne oldu. Her şey değişmede bildiğince bir biz kaldık kendi halimizce.
İnatla da biz kalmaya devam ediyoruz. Şimdiki gençler bizden daha mı cesurlar. Daha bilgili, daha mı akıllılar. Daha savaşçı daha mı inançlılar...
Bilgi parmak uçlarında onların. Biribirleriyle haberleşmek için gizli buluşmalara ihtiyaçları da yok. Bildik partilere de. İnsanlığın eşitlik ve özgürlük sevdası hiç bitmiyecek.
Daha çok nesiller tüketecek bu sevda. Ama bir gün. Ve mutlaka bir gün bizim de yüzümüz gülecek. Analarımızın gözyaşlarına değecek çektiklerimiz.
Kim söylemişti bunu.”analarımızın gözyaşlarına değecek çektiklerimiz” İşte bunu duyduktan sonra koptu Ali. Ne içti ne kadar içti hiç bilmiyordu.
Acısını eve dönerken yanında alıp gelmişti. Farkında olmadan onunla yatıp onunla kalkmış sabah da içini acıtmıştı bir daha.
Ah anacığım ah. Güzel ve aydınlık günleri en çok sen hakkatmiştin. Işıklar içinde uyu sana söz artık sana saray değil güller içinde minicik bir ev yapacağım.
Gül kokulu anam benim...

Yavaş yavaş sakinleşmişti. Hadi içeri girelim sen bir çay koy ocağa ben bakkaldan kahvaltılık bir şeyler alıp geleyim dedi Salih. Ali nin koluna girerek onu içeri soktu.
Mutfağa kadar birlikte gittiler. Demliği ve çayı masanın üstüne koyup evden çıktı Salih.

Ali bir süre öylece kaldı. Sonra demliğe bir yemek kaşığı çay koydu. Demliğin altını çeşmeden doldurup ocağı yaktı. Sonra demliği ve çaydanlğı ocağa yerleştirdi ve masaya oturdu.
Her şey değişmede. Bende değiştim. Hem de çok değiştim. İyi bir militandım iyi bir mimar olacağım.
Bu memleketin fakir fukarasına ucuz evler üretebilen projelerim olmalı.Geniş sokaklar çocuklara oyun alanları, parklar, bahçeler.
Yapabilirim bunların hepsini yapabilirim. Çocuklar onu kendine getirmişti.

Gecenin hüznünden sıyrılıp güneşin sıcacık ışınlarına bırakıvermişti yüreğini. Düşlerini zenginleştirdikçe ısınıyordu içi. Salih çoktan dönmüştü bile. Masanın üstünde sıcacık ekmek.
Peynir zeytin, ince dilimlenmiş domates ve salatalık küçük bir tavada sahanda iki yumurta ve dumanı tüten iki bardak çay. Masanın bir köşesine bırakılmış bir gazete, içeri doğru katlanarak rengi saklanmış.
Ali Salih e gazeteyi göstererek,
Salih hala gazetenin kimliğini saklıyor musun?
Gülüşerek masaya oturdular.Sıcacık bardaklarından birer yudum çay fırtladılar önce. Sonra ekmeği ortadan ikiye böldüler. Bir daha böldüler.
Bir daha bir daha bir daha bir lokmalık hale geldi ekmek. “Yiyip yok etmek için en uygun kıvam” dedi Salih. Yeniden gülüştüler.
-Ali sen dün gece bir şarkı söylemiştin neydi o yahu.
-Şarkı mı?
-Hani çiçeklere su verdim falan diyordu şarkıda...
-Nasıl yani
-Yeni bir isim verdim falan dedin.
-Destina mı?
-Ha tastamam o aynen Destina.
-Sanki bizim için yazılmış gibimi ne? Yaşamdan çok ölüme yakın olduk hep. Yaşamdan çok ölümü kutsadık.
Yaşayanlarımızdan daha çok ölülerimize sadık olduk. Hala da öyle değil miyiz? Birisinin bize yaşamanın sırrını fısıldaması lazım.

-Aynen öyle kardeşim. Bak ne güzel söyledin. Çek şimdi bir fırt sıcacık çayından için ısınsın yahu.Bir daha söyleyiversene şu şarkıyı.

Dün gece sen uyurken ismini fısıldadım
Ve hayvanların korkunç öykülerini anlattım
Dün gece sen uyurken çiçeklere su verdim
Ve insanların korkunç öykülerini anlattım onlara
Dün gece sen uyurken yüreğim bir yıldız gibi bağlandı sana
İşte bu yüzden sırf bu yüzden yeni bir isim verdim sana
Destina
Sen öyle umarsız uyusanda bir köşede
İşte bu yüzden sırf bu yüzden işte
Yaşamdan çok ölüme yakın olduğum için
Seni bu denli yıktıkları için
Yaşamamın gizini vereceğim sana
Destina

Ben de sana yeni bir isim verdim şimdi.

Destinali…


Ali Rıza ÜLEÇ
22.12.2012 - Almanya


 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.