'Gavur Fatma'

19 Kasım 2012 11:44 / 3222 kez okundu!

 


Hatırlıyorum. 9-10 yaşlarındaydım. Uzun boylu kır saçlı bir amca gelirdi bizim bahçeye... Bahçe dediğim istasyonun bahçesi. Babam Menemen tren istasyonunun bahçesini işletirdi. Gündüzleri büfe-lokanta, geceleri meyhane olan bahçeyi...

Tavla oynarlardı babamla güle oynaya. Bazen de birbirlerini kızdırarak. Rafael'di amcanın adı. Terzi Rafael. Babam onun Menemen'in en iyi terzisi olduğunu söylerdi. Bir oğlu vardı Alberto. Faytoncu. Bir de kızı vardı Raşel, güzelliği dillere destan. Annem onların Yahudi olduklarını, kayışa taptıklarını söylerdi. Galiba annem sevmiyordu Yahudileri..

Sonra Rafael amcalar kayboldu. Büyüyünce öğrendim; 6-7 Eylül olaylarından sonra İsrail'e gitmişler...

* * *

Bazen belediye başkanı Bedri Onat babamı çağırırdı. Babam, beni de yanına alır, giderdik. Menemen’e yine Midilli’den "gavur"lar gelmiş, Menemen'de gezeceklermiş. Bir faytona doluşurduk. Ben faytoncunun yanına otururdum. Bazı evlerin önünde dururduk. Babamla "gavurlar" Rumca konuşarak evlere girerlerdi.

Babam 1905 doğumlu bir Girit muhacırıydı. Evde annemle, yengemle Rumca konuşurlardı zaten... O yıllar 50’li yaşlarda olmalıydı. Yunanlılar Menemen'den gittiklerinde babam 15 yaşlarındaydı yani kimin nerde oturduğunu bilirmiş. Gelen Yunanlılar, annelerinin, babalarının, dedelerinin evlerini ararlarmış. Babam da onlara yardımcı olurdu.

* * *

Bir gün Çanakkale'den babamın akrabaları geldi. Yanında Yunanlılar vardı. Babamla Rumca konuştular. Babam iki Yunanlı ile birlikte bizim eve doğru gitmeye başladı. Ben de arkasından. Eve geldiğimizde annemi mahallenin iki kadınıyla birlikte çamaşır yıkarken bulduk. İki tane maltızın üzerinde kazanlarda su kaynıyor. 3 kadının önünde çamaşır leğenleri. Babam anneme Rumca bir şeyler söyledi. Annem hınçla ayağa kalktı. Babama yüksek sesle ve kızgınlıkla "hayır, görüşmek istemiyorum" diyerek eve girdi.

Daha birkaç yıl önce büyük ablamdan öğrendim; gelenler annemin abileriymiş. Aannem “bu kadar yıl aramamışlar, şimdi mi akıllarına gelmiş” demiş. Ama adamlar giderken perdeyi aralayıp gizlice arkalarından bakmış…

* * *

16-17 yaşlarındaydım. Babamın meyhanesinde çalışıyordum gece yarılarına kadar. Çirkeflik eden sarhoşlarla, hesabı ödemeden kaçmaya çalışan serserilerle kavga ede ede ben de bir serseri olup çıkmıştım. Bir yaz günü gene böyle Menemen’li bir gençle kavga ederken, genç, hırsla "Gavur Fatma’nın piçi" dedi. Annemim adı "Fatma"ydı.

9 çocuğun annesi, 11 çocuk doğurmuş, o iyi kalplı, güzeller güzeli anneme "Gavur Fatma" demişlerdi...

* * *

1920 eylül ayında Rumlar alelacale Menemen'i terk ederken bir karmaşa- bir hengame oluşmuş, eşyalar oraya buraya yollara saçılmışmış, hatta yer yer yangın bile çıkmışmış. İşte böyle bir fotoğrafta bir evin merdivenine konmuş kundakta bir bir kız çocuğu ağlıyor. Kemikçi Recep, bebekle kimsenin ilgilenmediğini görür ve bebeği kucağına alır. Bebeğin kundağına iğnelenmiş pusulada bebeğin adının “Eleni” olduğu, bebeğe iyi bakılması için kundağında altın para olduğu yazmaktadır.

Derler ki o hengame, o karmaşa içinde Recep dede "Eleni"yi kucağına alıp bağrına basmış ve evine getirmişmiş.

* * *

Recep dedem öldüğünde ben 7 yaşlarımda filan olmalıyım. Bu yüzden çok fazla bir anım yok. Sadece oldukça iri yarı, koyu esmer, kocaman kocaman gri gözlü, iri elli koca ayaklı olduğunu iyice hatırlıyorum..

Dedem nedense babamın evde olmadığı zamanlarda gelirdi eve. Beni omuzlarına alır bahçede dolaştırır, sonra da dizlerine oturtur saçlarımı okşardı. annemle uzun uzun ne konuşurlardı hatırlamıyorum. Ama seslerinde ahenkli bir sevgi titreşimleri olduğunu hissediyordum. Annem, dedeme peynir, zeytin, yağ ve kuru yiyeceklerden bir sepet yapar, dedemin cebine de para koyardı.

Onlar konuşurlarken ben dedemin köpeğiyle oynardım. Küçük, siyah ama sarı kaşları olan bir köpek olduğunu hatırlıyorum. Dedemin çok sayıda köpeği vardı ama hep bu köpeğiyle bizim eve gelirdi.

Dedem bir gün annemden izin aldı ve "Değirmendağ"daki bir eve götürdü beni. Aman Allahım onlarca köpek vardı bir damın içinde. Dedem sokak köpeklerini toplarmış. Onlara bakarmış. Askeri alayın yemek artıklarını alıp köpeklerine verirmiş. Dedeme "Kemikçi Recep" derlermiş. Alayın kemiklerini alır İzmir'e götürür satarmış. Dedem bugün sağ olsaydı herhalde hayvanları koruma derneklerinden madalya alırdı.

Dedemin bizim eve geldiğini babamdan saklardı annem.

Annem sadece dedemin gelişlerini saklamazdı.

9 çocuğa yemek yap, çamaşır yıka, 2 katlı evi sil süpür, mangalı yak yorgunluğunu da saklardı.

Yakın çevresi tarafından bile, aşağılandığını da saklardı.

Yaşadığı hayata öfkesini de saklardı.

Babam annemi sık sık evden kovardı. Kovulduğunda annem, halalarıma giderdi. Çünkü annem kimsesizdi.

Kimsesizliğini de saklardı.

Babam bizlere dini açıdan bir baskı uygulamadı. Galiba babamın büyükdayısı Girit'te Bektaşi dedesiymiş. Halam mevlüt okunurken veya radyoda Kuran okunurken bazan coşar, huu çekerdi.

Ama annem, sadece annem Ramazan boyunca oruç tutar, namaz kılardı.

* * *

Annemin hikayesini 30'lu yaşlarımda öğrendim. Annemle konuşup neler çektiğini, nelere katlandığını, ailesini neden aramak istemediğini öğrenmek isterdim, öğrenemedim.

Annemle geçmişi konuşmayı bir türlü beceremedim. Çok istedim ama beceremedim. Sanki annem kırılıcakmış gibi gelirdi bana. Çok niyetlendim ama yapamadım...

Anneme yaşadığı hayatın saklanacak, gizlenecek değil onurla ve öfkeyle haykırılacak bir hayat olduğunu söyleyemedim.

Anneme şimdi onu daha çok sevdiğimi söyleyemedim.

Anneme yaşadığı hayat yüzünden acımadığımı, tersine ne kadar güçlü bir insan olduğunu, bu yüzden anneme hayran olduğumu söyleyemedim..

Ve annem bütün sırları, acıları, öfkeleri ve yüreğindeki sevgilerle seksen bir yaşında cennete gitti.
·
* *

Annem İngiltere veya Fransa veya Almanya’da yaşasaydı, ne kökenini sır gibi saklayacaktı, ne kimse tarafından aşağılanacaktı, ne de kimsesiz olacaktı.

O mütevazı ailelerin, sıradan iddiasız insanların beynine, Türk-İslam sentezi tezleriyle şırınga edilen o Allahın belası ırkçı ve fundamentalist ataerkil kültür anneme bu işkenceyi yaşattı.

Hatta Cumhuriyet Türkiye’sinde, bu ülke:

1955 yılı 6-7 eylül’ünde İstanbul’da hepsi de Türk vatandaşı olan Rumların, Yahudilerin ve Ermenilerin dükkanlarının yakılıp yıkılmasını, canlarına kastedilmesini, mallarının yağmalanmasını yaşadı.

Varlık Vergisi sürgünlerini, ölümlerini yaşadı..

Bu ülke Rahip Santaro cinayetlerini yaşadı...

“Ermeni dölü” diye nutuk atan başbakanları yaşadı...

O "Türk’ün Türk’ten başka dostu yok" söylemi,

O "Kahpe rum" söylemi,

O "Ermeni dölü" söylemi,

O "Korkak Yahudi" söylemi,

O "Kuyruklu Kürt" söylemi
hala devam ediyor...

Ve kim bilir daha kaç anne sırlarını saklayıp susuyor...

Ne yazık ki!..



Ali Rıza KAPTAN

15.11.2012

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
21 Kasım 2012 21:15

İffet Diler

Adeta hepimiz susmaktayız. Bazen yetmiyor duyulmadıkça. Duyulmamak değil dert anlamazlıktan gelmek. Çocukluk geri gelse ne olacak? O insanlar yok!..Gittiler!..Doğduğumu SANDIĞIM bir kentin yaşayanıyım artık. Gidenlerden dolayı kokusu değişmiş. Kurabiye yok artık bu sokakta...
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.