TÜRKİYE'DE SOL, ‘SOL' MUDUR?

04 Ocak 2019 17:38 / 461 kez okundu!

 

 

Yunanistan Başbakanı Çipras, “Ege denizi kimindir” sorusuna, ‘Balıklarındır’ demişti. Aynı sorunun bizim solculara sorulması halinde nasıl milliyetçi cevaplar geleceğini tahmin etmek çok zor olmasa gerek.

Türkiye’de 1900’lü yılların başlarında yeni yeni ortaya çıkan sol henüz gerçek kimliğini bulamadan İttihat ve Terakki’den yediği aşıyla üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen maalesef hala gerçek sol kimliğine bir türlü kavuşamamıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca ‘sol’u körleştiren bu aşı zaman zaman etkisini kaybeder gibi görünse de sonuçta türlü müdahalelerle solun yeşermesine imkân tanınmamıştır.

 

****

 

TÜRKİYE’DE SOL, ‘SOL’ MUDUR?

 

Yunanistan Başbakanı Çipras, “Ege denizi kimindir” sorusuna, ‘Balıklarındır’ demişti. Aynı sorunun bizim solculara sorulması halinde nasıl milliyetçi cevaplar geleceğini tahmin etmek çok zor olmasa gerek.

Türkiye’de 1900’lü yılların başlarında yeni yeni ortaya çıkan sol henüz gerçek kimliğini bulamadan İttihat ve Terakki’den yediği aşıyla üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen maalesef hala gerçek sol kimliğine bir türlü kavuşamamıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca ‘sol’u körleştiren bu aşı zaman zaman etkisini kaybeder gibi görünse de sonuçta türlü müdahalelerle solun yeşermesine imkân tanınmamıştır.

1921’de, Mustafa Suphilerin (TKP’li on dört yoldaşıyla birlikte) Karadeniz’de boğdurulmaları solda ilk kırılmadır. Bu kırılmanın etkisi 1940’lı yılların ortalarına kadar sürecektir. Öyle ki, o zamanki TKP Türkiye Komünist Partisi) 1938’deki Dersim katliamını “bir modernizm hareketi” olarak değerlendirmiş ve katliama destek çıkmıştı.

1940’lı yılların ortalarına gelindiğinde tek parti yönetiminin 20 yılı aşkın sürede verdiği bıkkınlık ve halkın çok partili düzene geçme isteğiyle oluşan büyük muhalefetin içinde sol da vardı. Zekeriya Sertellerden Adnan Mendereslere kadar geniş bir muhalif kesimin “Görüşler” dergisi etrafında toplanmaları iktidarı korkutmuş ve bunun üzerine 4 Aralık 1945’te iktidar partisinin organizasyonuyla Tan Matbaası yerle bir edilmişti. Dolayısıyla Tan Matbaası olayıyla da sol ikinci kırılmasını yaşamıştır. Ayrıca yine 1940’lı yıllarda tek parti iktidarının Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Pertev Naili Boratav, M. Ali Aybar, Behice Boran, Zekeriya Sertel, Niyazi Berkes… gibi solculara nasıl kan kusturduğunu atlamak olmaz. Kimi öldürüldü, kimi hapis yattı, kimileri üniversitelerdeki kürsülerinden alındılar. Sol yine yeşeremedi.

1965 seçimlerinde TİP’in (Türkiye İşçi Partisi) on beş milletvekiliyle Meclis’e girmesi herkesi şaşırtmıştı. Öyle ki, Vehbi Koç bu duruma ‘yılın en önemli olayı’ diyerek dikkatleri TİP’in Meclis’ten nasıl çıkartılması gerektiğine çekmekte gecikmemişti ve üstüne TİP’e saldırılar da başlamıştı. Milletvekillerini Meclis’te tekme tokat dövüp kan revan içinde bırakmaktan tutun da genel merkezlerini basmaya kadar akla gelebilecek her türlü saldırıdan geri kalınmadı.

60’lı yılların ikinci yarısı aynı zamanda Paris’te ortaya çıkan ve kısa zamanda dünyaya yayılan 68 kuşağı dediğimiz gençlik eylemlerinin olduğu yıllardır. Dolayısıyla Türkiye’deki üniversite gençliği de Paris’ten etkilenmiş ve üniversite işgalleri başta olmak üzere türlü gençlik eylemleri başlamıştır. Ancak Paris eylemleriyle bizdeki eylemler nitelik bakımından aynı değildir. Paris gençliği ‘her türlü otoriteye karşı özgürlük isteyen sol’ bir tutum sergilerken bizdeki gençlik ‘ordu gençlik el ele milli cepheye’ sloganlarıyla Samsun’dan Ankara’ya ‘Atatürk Geliyor’ yürüyüşleri gibi ‘sol’la alakası olmayan eylemler yaparak otoriteye karşı değil, tersine otoriteyi destekleyen eylemler yapmışlardı. İşte tam da o yıllarda Mihri Belli başta olmak üzere solcu sandığımız şahsiyetler MDD (milli demokratik devrim) diye bir tezle o zamanki gençliği TİP’e karşı kışkırttılar. TİP için uydurdukları ‘revizyonist, oportünist’ gibi yaftalarla gençliği TİP’ten koparmayı başardılar. Dolayısıyla amaçlarına da ulaştılar. Nitekim 1969 seçimlerinde Vehbi Koç’un o çok korktuğu TİP hüsrana uğramış ve sol üçüncü kırılmasını yaşamıştı.

70’li yıllar artık bizim kuşağın da devreye girdiği kaos yılları. İrili ufaklı onlarca, yüzlerce ‘sol' örgütün her türlü provokasyona çanak tuttuğu, sosyal faşisttir, maocu’dur vb. suçlamalarıyla birbirlerinden sol adına adam vurdukları, boykotların, işgallerin revaçta olduğu yıllar. O kargaşa ortamında ’biz gerçekten solcu muyuz’ sorusunu kendimize sormayı akıl edeceğimiz günü beklerken meğer faşist generaller de darbe şartlarının olgunlaşmasını bekliyorlarmış. 12 Eylül faşist askeri darbesiyle solcuların da üzerinden geçen ağır silindir 1990’lı yılların başlarına kadar etkisini gösterecekti.

90’li yılların başlarında işte o kendimize soramadığımız (veya sormak istemediğimiz) ‘biz gerçekten solcu muyuz’ sorusunu sorabilme fırsatı doğdu. Kaçış da yoktu. Bu fırsat, Cumhuriyet tarihine serpişse de reel olarak karşımıza ilk defa ciddi boyutta çıkan Kürt sorunuyla oluştu. Kimin solcu olup olmadığını ‘Kürt turnusolu’yla anladık. Mesela ‘Brüksel’den Diyarbakır’a Barış Treni’ne kimlerin kendilerini solcu kabul edip de karşı çıktıklarını öğrenmek çok zor değil. Mesela 28 Şubat sürecinde askerlerin halkın iradesine müdahalesine kimlerin ‘solcu’ olup da karşı çıkmadıklarını öğrenmek çok zor değil. O zamana kadar ‘solcu’ bildiğimiz idollerimizin ‘Ordu gençlik el ele’ sloganlarıyla güya işçi-köylü iktidarı için darbecilerle birlik olduklarını, anti emperyalizm adı altında gizli milliyetçilik aşıladıklarını nasıl fark edebilirdik. Doğan Avcıoğulların, Uğur Mumcuların, İlhan Selçukların… solcu olmadıklarını nasıl bilebilirdik. Nerden bilebilirdik ki Cumhuriyet Gazetesi 50’li yıllarda, komünist diye herkesin küfrettiği Nazım Hikmet’le ilgili yayımladıkları karalama haberle birlikte “Resmini de koyduk ki halk doya doya yüzüne tükürsün” diye yazdığını.

Bir ülkede gerçek sol olmayınca da, solun yapması gerekenleri başkaları yapar. Bundan tam elli yıl önce İdris Küçükömer “Türkiye’de sağ soldur, sol da sağdır” sözünü boş yere söylememiş demek. Ne yazık ki Türkiye’deki sol, ‘sol’ olmadığı için İdris Küçükömer haklı çıktı. Öyle olduğu için de, ırkçı öğrenci andını kaldırmak, baş örtüsünü serbest etmek, Kürtçe tv kanalı açmak, tankın üstüne çıkmak, futbol maçı için Ermenistan’a gitmek, Dersim katliamıyla yüzleşmek… ‘solcu’lara nasip olamadı maalesef.

 

Ahmet OĞUZ

03.01.2019, Kuşadası

 

Son Güncelleme Tarihi: 08 Ocak 2019 10:08

 

Bu yazıyı Facebook'ta paylaşabilirsiniz:
Facebook'ta paylaş
0
Yorumlar
Uyarı

Yorum yazabilmek için üye olmalı ve oturum açmalısınız.

Eğer sitemize üye değilseniz buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

Eğer üye iseniz oturum açmak için buraya tıklayın.